Petrol, Para ve Güç
Petrol, Para ve Güç
Yazan: Selçukhan İsmail Özer 08.02.2026
Petrolün modern dünya siyasetindeki belirleyici rolü, çoğu zaman sanıldığı gibi 20. yüzyılın ikinci yarısında birdenbire ortaya çıkmış bir olgu değildir. Bu ağırlık, 19. yüzyılın ortalarından itibaren sanayileşme, askeri teknolojideki dönüşüm ve devlet kapasitesinin yeniden tanımlanmasıyla birlikte yavaş yavaş inşa edilen uzun bir tarihsel sürecin ürünüdür. Antik çağlardan beri bilinen bitüm yatakları ve doğal sızıntılar, petrolün insanlık tarihindeki varlığına işaret eder; ancak modern anlamda petrol tarihini açıklamak için tek başına yeterli değildir. Asıl kopuş noktası, petrolün endüstriyel ölçekte çıkarılabilir, taşınabilir ve farklı alanlarda dönüştürülebilir bir enerji kaynağı haline gelmesiyle ortaya çıkar. Bu aşamadan sonra petrol, basit bir doğal kaynak olmaktan çıkarak modern dünyanın altyapısını taşıyan temel unsurlardan biri haline geldi.
19. yüzyılın ortalarında rafinaj tekniklerinin gelişmesi ve sondaj yöntemlerinin yaygınlaşmasıyla ham petrol, ticari bir meta niteliği kazanmaya başladı. İlk aşamada petrolün temel kullanım alanı aydınlatma ve basit yağlar oldu. Benzin uzun süre ikincil ve hatta atık bir ürün olarak değerlendirildi. Bu durum, petrolün henüz stratejik bir enerji kaynağı olarak algılanmadığını gösterir. Ancak 20. yüzyılın başına doğru içten yanmalı motorların yaygınlaşmasıyla bu tablo hızla değişti. Otomobil, kamyon ve daha sonra uçak teknolojisinin gelişmesi, petrol türevlerini modern ulaşımın vazgeçilmez unsuru haline getirdi. Böylece petrol, yalnızca bir sanayi girdisi olmaktan çıkarak altyapı rejiminin temel bileşeni haline geldi.
Bu dönüşümün en belirgin ve en sert yansıması askeri alanda görüldü. Kömürle çalışan donanmalar hantal, sınırlı ve öngörülebilirdi. Petrolle çalışan gemiler ise daha hızlıydı, daha uzağa gidebiliyor ve gerektiğinde yön değiştirebiliyordu. Bu fark, 20. yüzyılın başında özellikle İngiltere için petrolü soyut bir enerji meselesi olmaktan çıkarıp doğrudan deniz gücüyle bağlantılı bir hayatta kalma sorununa dönüştürdü. Kömürün büyük ölçüde metropol topraklarında bulunmasına karşılık petrolün dış kaynaklara bağımlı olması, güvenlik kavrayışını da değiştirdi. Artık mesele yalnızca güçlü bir donanmaya sahip olmak değil, o donanmayı ayakta tutacak petrol akışını kesintisiz biçimde garanti altına almaktı. Bu noktadan sonra petrol, piyasanın kurallarına bırakılabilecek bir meta olmaktan çıkarak imparatorluk stratejisinin merkezine yerleşti.
Birinci Dünya Savaşı, petrolün ne anlama geldiğini herkesin gözünün içine soktu. Savaş artık yalnızca asker sayısıyla ya da cephedeki cesaretle kazanılmıyordu. Tanklar ilerliyordu, uçaklar gökyüzünü dolduruyordu, motorize birlikler cephelerin mobilizasyonunu değiştiriyordu. Bütün bu hareketin arkasında ise petrol vardı. Bu noktadan sonra petrol, askeri planların dipnotu olmaktan çıktı ve doğrudan kalbine yerleşti. İngiltere’nin savaş yıllarında petrol politikasını şirketlerin inisiyatifinden alıp devletin doğrudan kontrolüne vermesi tesadüf değildi. Devletler artık petrolü bir ticaret meselesi olarak değil, hayatta kalma meselesi olarak görüyordu. Özel şirketlerin alanı daralırken, petrol güvenliğin dili haline geldi. Aynı yıllarda ABD’nin artan üretim kapasitesi, müttefikler için bir rahatlama kadar yeni bir bağımlılık anlamına da geliyordu. Petrol böylece yalnızca cepheleri değil, ülkeler arasındaki bağları da belirleyen bir güç oldu.
Savaş bittiğinde petrol sahneden çekilmedi, aksine daha kalıcı bir yer edindi. Manda rejimleri, yeni sınırlar ve yeni devletler kurulurken petrol hep masanın ortasındaydı. Irak ve Musul meselesi bunun en net örneklerinden biriydi. Bölgenin hukuki statüsü tartışılırken, asıl kavga petrol sahalarının kimde kalacağı üzerinden yürüdü. San Remo’da alınan kararlar, paylaşım düzenlemeleri ve imtiyaz anlaşmaları, yeni devletlerin yalnızca siyasi değil, enerji üzerinden de biçimlendirildiğini gösteriyordu. Irak devleti doğarken, petrol onunla birlikte doğdu. Bu süreçte petrol, basit bir gelir kaynağı olmaktan çıktı ve devletin ayakta durmasını sağlayan maddi zemin haline geldi.
1920’ler ve 1930’lar boyunca petrol, büyük güçler arasında hem rekabet hem de uzlaşma konusu oldu. Şirketler arası kartelleşme, üretim kotaları ve fiyat düzenlemeleri, piyasanın kendi haline bırakılmadığını gösterdi. Petrol artık serbest bir meta değil, kontrollü bir stratejik kaynaktı. Devletler petrol piyasasını doğrudan ya da dolaylı biçimde yönlendirmeye başladı. Bu yönlendirme yalnız arz güvenliğiyle sınırlı kalmadı. Fiyat istikrarı, yatırım akışı ve bölgesel denge de bu çerçevenin parçası haline geldi.
İkinci Dünya Savaşı’na gelindiğinde petrol, modern savaşın vazgeçilmez unsuru olarak kabul edilmişti. Savaş ekonomisi, petrol arzının sürekliliği üzerine kuruldu. ABD’nin devasa üretim kapasitesi, savaşın lojistik omurgasını oluşturdu. Bu durum, savaş sonrasında kurulacak uluslararası düzenin maddi temelini de hazırladı. 1944’te Bretton Woods’ta kurulan parasal mimari, bu uzun petrol tarihinin üzerine inşa edildi. Petrol bu aşamada henüz doların doğrudan dayanağı değildi. Ancak enerji, güvenlik ve devlet kapasitesi arasındaki bağ çoktan kurulmuştu. 1970’lerde ortaya çıkacak petrodolar düzeni, bu birikimin sonraki aşamasıydı.
1945 sonrasında petrolün jeopolitik bir değişkene dönüşmesi, bu parasal sahnenin yanına ikinci bir sahne ekledi. Yeniden inşa, ağır sanayi, şehirleşme, kitlesel tüketim ve askeri lojistik aynı anda enerjiye bağlandı. Enerji yalnız üretimin girdisi değil, devletlerin güvenlik kapasitesinin de temel unsuru haline geldi. Petrolün bulunduğu yer ile petrolün tüketildiği merkezler ayrıldıkça enerji akışı bir güvenlik meselesine dönüştü. Bu güvenlik ittifaklar üretti ve bu ittifaklar askeri düzenekleri kalıcılaştırdı. Bu düzenekler kriz anları kadar gündelik siyasetin ritmini de belirledi. ABD ile Suudi Arabistan arasında Aramco dönemiyle kurulan ilişki, bu dönüşümün en yalın örneklerinden biriydi. Petrol akışı, rejim güvenliği, askeri koruma ve ekonomik bağlar aynı çerçevede birleşti. Bu ilişki biçimi ilerleyen yıllarda yalnız enerji güvenliğinin değil, parasal düzenin de dayanaklarından biri haline gelecekti.
1950’ler ve 1960’lar petrolün şirket disiplini ile devlet egemenliği arasında sıkıştığı yıllardı. Büyük petrol şirketlerinin üretim ve fiyat üzerindeki ağırlığı, üretici ülkelerde giderek artan bir itiraz doğurdu. Bu yalnız gelir paylaşımı meselesi değildi. Kaynak üzerindeki söz hakkının siyasal egemenliğin ayrılmaz bir parçası olduğu fikri güçleniyordu. Millileştirme girişimleri, ambargolar ve diplomatik baskılar, petrolün yalnızca ekonomik bir meta değil, aynı zamanda bir disiplin mekanizması olduğunu gösterdi. Petrolün olduğu yerde varille birlikte kontrat, finansman, deniz yolu, askeri koruma ve diplomatik baskı da bulunuyordu. OPEC’in doğuşu bu gerilimin kurumsal ifadesiydi. Fiyat ve üretimin yalnız şirketler tarafından belirlenmesine itiraz, koordinasyondan karar iradesine dönüştü. 1970’lere gelindiğinde petrol fiyatı yalnız piyasanın değil, güç dağılımının da göstergesi haline geldi.
Bu siyasileşme parasal düzenin aşınmasıyla aynı döneme denk düştü. 1968 ile 1971 arasında dolar krizi belirginleşti. Bretton Woods, doların altınla bağı sayesinde taşınmıştı. Ancak açıklar büyüdükçe, küresel likidite ihtiyacı arttıkça ve savaş harcamaları ağırlaştıkça bu bağ bir sınırlamaya dönüştü. 1971’de altın penceresinin kapatılmasıyla doların dayanak sorunu açık hale geldi. Artık dolar altınla değil, güvenle ve zorunlulukla ayakta duracaktı. Güven tek başına yetmezdi. Zorunluluk gerekiyordu. Bir paranın merkezde kalması, dünyanın onunla işlem yapmak zorunda kalmasına bağlıydı. Altın bağının kopmasıyla birlikte dolara küresel talep üretecek yeni bir mekanizmaya ihtiyaç doğdu. Bu noktada petrol, vazgeçilmezliği nedeniyle en uygun zemin olarak öne çıktı.
1973 petrol şoku bu dönüşümü hızlandırdı. Ambargo, arz kısıntıları ve fiyat patlaması dünya ekonomisini sarstı. Enflasyon yükseldi, büyüme yavaşladı, maliyetler arttı. Ancak bu kriz herkes için aynı anlama gelmedi. İthalatçılar için kırılganlığın ifşasıydı. Üreticiler için ani zenginlikti. Bankalar için mevduat akışıydı. Şirketler için yeni kar alanlarıydı. Kriz küresel hiyerarşiyi görünür kıldı ve yeni bir düzen kurmak için gerekçe üretti. 1973 yalnızca bir enerji krizi değil, bir yeniden yapılanma eşiğiydi.
Bu noktadan sonra Washington’un hedefi enerji akışını denetlemekten ibaret değildi. Asıl mesele doların merkezde kalmasıydı. Altın bağı kopmuş bir dolar için petrolün hangi dille fiyatlandığı hayatiydi. OPEC’in dolar dışı bir ödeme düzenine yönelme ihtimali, ABD’nin borçlanma kapasitesini ve küresel finansın alışkanlıklarını doğrudan etkileyecek bir gelişmeydi. Bu nedenle Suudi Arabistan’la yürütülen görüşmeler yalnız petrol miktarını değil, güvenlik mimarisini, yatırım kanallarını, finansal enstrümanları ve ittifakın sürekliliğini birlikte ele aldı. 1974’te belirginleşen petrodolar düzeni bu bağlamda kuruldu. Petrol dolar ile satılacaktı. Karşılığında askeri ve ekonomik destek sağlanacaktı. Bu piyasanın kendiliğinden ürettiği bir sonuç değil, siyasal pazarlığın ürünüydü. Etkisi ise açıktı. Petrol almak için dolar bulmak gerekiyordu. Dolar bulmak gerektiği sürece dolar talebi canlı kaldı. Talep canlı kaldıkça borçlanma kapasitesi genişledi. Kapasite genişledikçe küresel hareket alanı korundu. Bu bir zincirdi.
Bu zincirin kilidi geri dönüşüm mekanizmasıydı. Petrol gelirleri bankalar, tahviller ve hazine tahvilleri üzerinden Batı finans sistemine geri aktı. Para bir yerde birikmedi, dolaşıma sokuldu. Güç aracı gibi görünen petrol, doğru kurulan mekanizma içinde bağımlılık üretti. Bağımlılık düzen üretti. Düzen merkez üretti. Bu çerçevede ABD–Suudi Arabistan ilişkisi basit bir ikili bağ değil, güvenlik ile para düzeninin iç içe geçtiği kurumsal bir yapıya dönüştü. Ortak komisyonlar, yatırım kanalları, askeri iş birliği ve finansal araçlar aynı tabloda yer aldı. Petrol gelirlerinin Amerikan finansal enstrümanlarına yönelmesi, petrodoların kalıcı pratiği haline geldi.
ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve Suudi Arabistan Kralı Faysal
Aralık 1973 Riyad - Suudi Arabistan
Kissinger’in dünya görüşü bu mekanizmanın zihinsel iklimini açıklar. Realpolitik, dış politikayı ahlaki vaaz alanından çıkarıp çıkar matematiğine yerleştirir. Para, güvenlik, diplomasi ve enerji tek bir denklemde birleşir. Bu nedenle petrodoları komplo diye okumak da doğal piyasa sonucu gibi sunmak da eksiktir. Bu bir düzen tekniğidir. Kissinger’in diplomasisi ideal bir barış anlatısı değil, risk yönetimidir. Çünkü yangın büyüdüğünde petrol akışı zarar görür. Fiyat şoku derinleşir. Doların kırılganlığı artar. İttifaklar zorlanır. Diplomasi bu bağlamda bir değer bildirimi değil, düzeni ayakta tutma aracıdır. Bu düzenin sınırları Irak, Libya ve İran gibi dosyalarda görünür hale geldi.
Irak, petrol, para ve güvenliğin aynı düğümde nasıl birleştiğini gösterdi. 1990’da Kuveyt’in işgali yalnız bir toprak hamlesi değildi. Petrol sahaları ekonomik bir nefes borusu olarak görülüyordu. Buna verilen askeri yanıt ve sonrasındaki yaptırımlar, düzenin kırmızı çizgilerinin nerede olduğunu açık etti. Yaptırımlar yalnız ticari değil, parasaldı. Ödeme sistemlerinden dışlanma, petrol gelirlerinin denetimi ve finansal baskı yoluyla devlet kapasitesi sistemli biçimde aşındırıldı. Güvenlik söylemi ile parasal disiplin aynı anda işletildi.
Libya, alternatif parasal arayışların nasıl algılandığını gösterdi. 2000’lerin sonunda gündeme gelen Afrika merkezli ve altın temelli ticaret fikirleri, dolar merkezli düzenin dışına taşan bir yönelimi temsil ediyordu. Uygulanabilirlik ayrı bir tartışmadır. Ancak petrol gelirlerinin hangi para düzeninde dolaşacağı sorusu, merkez olma iddiasıyla birleştiğinde bir güvenlik ve finans hassasiyetine dönüştü. Libya bağlamında mesele yalnızca bir liderin söylemleri değil, petrol gelirlerinin hangi parasal ağ üzerinden dolaşacağı sorusuydu. Kaddafi döneminde Afrika merkezli finans kurumları, altın temelli rezerv fikirleri ve bölgesel ödeme düzenekleri tartışmaya açıldığında, bu girişimler ekonomik ölçekleri itibarıyla sınırlı görünse bile siyasal anlamları itibarıyla dikkat çekiciydi. Çünkü petrol gelirlerinin Batı merkezli bankacılık sisteminin dışında tutulması ihtimali, yalnız ticari değil, parasal egemenlik açısından da bir kopuşu temsil ediyordu. Libya petrolünün hangi para birimiyle, hangi finansal kanallar üzerinden ve kimin denetiminde dolaşacağı sorusu teknik bir ayrıntı olmaktan çıkıp düzenin sınırlarını zorlayan bir meseleye dönüştü. Bu nedenle Libya dosyası, petrodolar düzeninin yalnız ekonomik değil, aynı zamanda güvenlik refleksleriyle korunan bir yapı olduğunu gösteren örneklerden biri olarak okunabilir.
İran ise yaptırımların parasal boyutunu en çıplak haliyle ortaya koydu. 2010’larda hedef alınan yalnız ticaret değildi. Bankacılık bağlantıları, ödeme sistemleri ve enerji ticareti doğrudan kilitlendi. Bir ülkeyi sistemden dışlamak artık yalnız mal akışını değil, ödeme dilini kesmek anlamına geliyordu. Enerji satışı ve enerjiye erişim aynı anda baskı altına girdi. Bu baskı manevra alanını daralttı ve gerilimi artırdı. İran, enerji, güvenlik ve paranın nasıl tek bir mekanizma içinde çalıştığını gösteren en berrak örneklerden biri oldu. Bu mekanizma İran örneğinde soyut bir yaptırım diliyle değil, doğrudan finansal altyapının hedef alınmasıyla işletildi. 2012’de İran bankalarının SWIFT sisteminden çıkarılması, ülkenin uluslararası ödeme ağlarıyla bağını fiilen kopardı. Petrol satışı teknik olarak mümkün kalsa bile, elde edilen gelirin tahsili ve transferi büyük ölçüde kilitlendi. Enerji gelirleri dondurulan hesaplar ve aracılı ticaret ağları üzerinden dolaylı biçimde dolaşmak zorunda kaldı. Bu durum yalnız dış ticareti değil, bütçe kapasitesini, ithalat dengesini ve kamu harcamalarını da doğrudan etkiledi. Yaptırım böylece yalnız bir dış politika aracı değil, devletin iç iktisadi nefesini daraltan parasal bir disiplin mekanizması olarak çalıştı.
Petrodolar kuramını birkaç kelimeye sıkıştırmak gerçeğin gövdesini kaçırır. Bu, Bretton Woods sonrası düzenin 1971 krizine verdiği cevaptır. OPEC’in yükselişiyle ortaya çıkan güç kaymasının yönetilme biçimidir. Bankaların, orduların, şirketlerin ve diplomasinin aynı zincirde bağlanmasıdır. Petrolün önemi kendisinde değil, her şeyi birbirine bağlama gücündedir. Bu bağ kurulduğunda para düzeni yalnız bankalarda değil, boru hatlarında, deniz yollarında ve güvenlik anlaşmalarında da işlemeye başlar. Bu, modern dünyanın çıplak omurgasıdır.
Kaynakça:
Gurbuz, Vedat. “Petrol, Petrol Politikaları ve Orta Doğu. Global Politikaların Bölgesel Yansımaları ve Irak Savaşı.” Avrasya Dosyası, Enerji Özel, Bahar 2003. Cilt 9, sayı 1.
Bahtiyar, Kadri. “Petrolün Orta Doğu Siyasetinin Belirlenmesindeki Rolü. ABD’nin Enerji Hegemonyası ve Çatışma.” Akademik Tarih ve Araştırmalar Dergisi, 2021. Sayı 5.
Alkan, Niyazi. Henry Kissinger ve ABD Dış Politikasına Etkisi. Yüksek Lisans Tezi. Dokuz Eylül Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Stratejik Araştırmalar Anabilim Dali. İzmir, 2022.
Wight, David M. The Petrodollar Era and Relations between the United States and the Middle East and North Africa, 1969-1980. 2014.
Sher, Nathaniel David. The 1973 Oil Embargo and US-Saudi Relations. An Episode in New Imperialism. University of Calgary, 2017.
U.S. House of Representatives. Committee on Banking and Currency. Subcommittee on International Finance. International Petrodollar Crisis. Hearings Before the Subcommittee on International Finance. Ninety-Third Congress, Second Session. July 9 and August 13, 1974. Washington, DC, U.S. Government Printing Office, 1974.
Alnasrawi, Abbas. “The Petrodollar Energy Crisis. An Overview and Interpretation.” Syracuse Journal of International Law and Commerce 3, 1975.
Kissinger, Henry A. “Energy Crisis.” www.cia.gov.
Misirli, Nijat. The economic impact of the Oil Crises on the US and the consequences for petrodollar recycling. Universita Ca’ Foscari Venezia. Academic Year 2022/2023.