Milli Mücadele İstihbaratında Bir Fedai Paradigması: Jandarma Albay Mümin Aksoy ve Gizli Cephe Analizi
Milli Mücadele İstihbaratında Bir Fedai Paradigması: Jandarma Albay Mümin Aksoy ve Gizli Cephe Analizi
Yazan: Beyza Akgün 13.02.2026
Vatan müdafaası için vatan haini olmak.. Bu ontolojik söylem, Türk İstiklal Harbi ve dahi Müsellah Müdafaa-i Milliye’nin kahramanlarından biri olan “Gavur Mümin”in, Kod Adı: 44 ile Yunan karargahının kalbine sızarken toplumun nefretini operasyonel bir kamuflaj olarak kullanma pahasına sergilediği destansı mücadelenin çarpıcı ve hüzünlü bir ifadesidir.
Osmanzade İbrahim Bey’in oğlu olarak 1892 yılında İzmir’de doğan Mustafa Mümin Bey, ailesinin oldukça nüfuzlu olmasına karşın ticaret ile uğraşmamış ve yüzünü yaklaşan fırtınaya çevirmişti. Ailesinin sunduğu konforlu yaşamı bir kenara iterek imparatorluğun en çetin günlerinde Osmanlı üniformasını kuşanmayı seçen Mümin Bey, bu amaç için ilk adımını Beylerbeyi Yedek Subay Okulu’na gitmekle atmış, akabinde mülazım-ı sani rütbesi ile -günümüzde bu rütbe teğmen olarak adlandırılır- mezun olup vazifesine başlamıştır.
Mümin Bey, mülazım-ı sani rütbesi ile vazifesini yapmaya başladıktan bir süre sonra İtalyan emperyalizmine karşı savaşmak üzere Trablusgarp’a gitmiştir. 1911-1912 yıllarında 6. Tümen çatısı altında üstlendiği takım komutanlığı, ona sadece muharebe yeteneği kazandırmamış, aynı zamanda Enver Paşa ve cumhuriyetimizin banisi Mustafa Kemal Atatürk ile aynı cephe idealinde buluşma şansı yakalamasına vesile olmuştur. O tozlu çöllerde Enver Paşa’nın o dönemde temellerini attığı “gizli teşkilatlanma” ve “çete harbi” mantığı ile Mustafa Kemal’in “stratejik sabır” anlayışı, Mümin Bey’in zihninde gelecekte yapacağı kutlu vazifenin temellerini atmasına sebebiyet vermiştir demek muhakkak doğru olacaktır.
Balkan Savaşları vuku bulduğunda Mülazım-ı Sani Mümin, Çatalca hattında Bulgar ordusuna karşı yürütülen o meşhur savunmanın bir parçası idi. Edirne’nin Bulgarlardan geri alınması için yapılan ileri harekatta Mustafa Kemal’in komutası altında bizzat yer aldı. Elbette diğer tüm askerlerin arasında Mustafa Kemal’in dikkatini bir başkasının değil de Mümin Bey’in celb etmesinin ve ilerleyen dönemlerde Yunan kuvvetlerinin arasına sızması için onu görevlendirmesinin belli sebepleri vardı.
Mustafa Kemal ile Mümin Bey’in yollarının kesiştiği en kritik nokta 1913 yılındaki Bolayır Kolordusu faaliyetleridir. Mustafa Kemal burada Harekat Şubesi Müdürü iken Mümin Bey genç bir teğmen olarak onun emrindeydi. Bu dönemde Mümin Bey, özellikle Balkan Savaşları’nın o kaotik ortamında, ittihatçı - itilafçı çekişmesinin en yoğun olduğu dönemde hiçbir siyasi klikte yer almamış ve yalnızca vazifesine odaklanmıştır. Mustafa Kemal, Mümin Bey’in en gürültülü ortamlarda bile sessiz kalabildiğini, bunu yaparken aynı zamanda her bir kelimeyi analiz ettiğini, emirleri harfiyen, gösterişe kaçmadan uyguladığını bizzat bu dönemdeki ileri karakol ve keşif görevlerinde gözlemlemiştir.
Birinci Dünya Savaşı’nın başladığı vakitlerde Mümin Bey, artık sadece bir subay değil, kritik kriz noktalarında sınanmış bir harekat uzmanıydı. Bu doğrultuda 4. Kolordu emrinde Cemal Paşa’nın komutasındaki Süveyş Kanalı Harekatı’na katıldığında, modern savaş tarihinin en zorlu lojistik sınavlarından birini vermek durumunda kaldı. 1915’in kavurucu sıcağında, Tih Sahrası’nı devasa dubaları omuzlarında taşıyarak geçen mehmetçiklerin arasında o da vardı. İngilizlerin “geçilemez” dediği çölü aşan bu irade, belki de Mümin Bey’e imkansız görünen şartlarda bile hedefe ulaşmanın taktiksel sabrını öğretmiştir.
Birinci Kanal Harekatı
Güney Filistin, 1915
Kanal’daki başarısızlığın ardından mülazım-ı evvel (üsteğmen) rütbesine erişen Mümin Bey, Çanakkale’de Seddülbahir Cephesi’ne sevk edilmiştir. Metre kareye binlerce merminin düştüğü Seddülbahir’in kanlı siperlerinde Mümin Bey’in en büyük kriz anlarında bile soğukkanlılığını koruması ve birlikleri sorunsuzca sevk etmesi, elbette ki komuta kademesinin dikkatinden kaçmamıştır.
Kafkasya Cephesi ise Mümin Bey ve silah arkadaşlarının fiziksel sınırlarının zorlandığı, ikmalin kesildiği ve açlık ile dondurucu soğuğun kurşundan daha fazla can aldığı bir dönem olma niteliği taşır. 28 Ağustos 1916 gecesi, Mümin Bey’in hayatının dönüm noktasıdır zira Kelkit yönünde Rus mevzilerine düzenlenen bir gece baskınının lideriydi. Yaylım ateşleri arasında sağ bacağına ardı ardına üç mermi isabet etti. Dört ay süren tedavi süreci, aslında Mümin Bey’in Kod Adı: 44 adıyla gerçekleştireceği görevi için dinlendiği bir duraktı.
15 Mayıs 1919 sabahı İzmir rıhtımına çıkan Yunan Efsun Alayı’nın yarattığı terör ve Miralay Süleyman Fethi Bey’in "Yaşa Venizelos" demeyi reddederek süngüler altında can vermesi, Mümin Bey’in hayatındaki en büyük kırılma noktasını teşkil eder. Mümin Bey o an, profesyonel bir subay olarak silahına davranıp onurlu bir şehadeti seçmek yerine, vatanın istikbali için kendi şahsi onurunu feda edeceği o uzun ve karanlık yolu tercih etmiştir. Bu tercih, Ankara’dan bizzat Mustafa Kemal Paşa’nın doktrinel yaklaşımıyla şekillenmiş; "Yaşayan bir kahraman olmaktansa, yaşayan bir gölge olma" emri, Mümin Bey’in yeni hayat gayesi haline gelmiştir. Böylece Türk istihbarat tarihinin en dramatik figürlerinden biri olan "Gâvur Mümin" ortaya çıkmıştır.
Mümin Bey’in Yunan karargahının derinliklerine sızma süreci, titizlikle kurgulanmış bir sosyal mühendislik projesidir. Bu operasyonun başarıya ulaşmasındaki en kritik dış etken, dönemin İzmir Belediye Reisi ve aynı zamanda Mümin Bey’in dayısı olan Hacı Hasan Paşa’nın sunduğu lojistik ve siyasi meşruiyettir. Dayısının işgal makamlarıyla kurduğu zorunlu temasları bir basamak olarak kullanan Mümin Bey, geleneksel Türk subayı kimliğini tamamen terk ederek Batılı bir yaşam tarzına bürünmüş, başına fötr şapkasını geçirip Kordon’un Rum meyhanelerinde Yunan subaylarıyla kadeh tokuşturmaya başlamıştır. Bu keskin dönüşüm, kısa sürede meyvesini vermiş ve Yunan İşgal Kuvvetleri Komutanı General Zafiriyu’nun mutlak itimadını kazanmasını sağlamıştır. Mümin Bey, düşman gözünde "vatanına ihanet etmiş, zevk ve sefa düşkünü eski bir Osmanlı subayı" imajını o denli başarıyla tahkim etmiştir ki; Yunan makamları onu Türk halkı üzerinde denetim kurabilecek en ideal figür olarak görerek İzmir Jandarma Alay Komutanlığı makamına atamışlardır.
Düşman hiyerarşisinin bu denli hassas ve stratejik bir noktasına yerleşmek, Türk askeri istihbaratına paha biçilemez bir avantaj sağlamıştır. Mümin Bey, bir yandan halkın kendisine yönelik nefret dolu bakışlarını ve "hain" yakıştırmalarını göğüslerken, diğer yandan Ankara’daki Müsellah Müdafaa-i Milliye (M.M.) Grubu’na "44" koduyla hayati raporlar iletmeye başlamıştır. Bu makam sayesinde Yunan ordusunun Anadolu içlerine yönelik tüm sevkiyat planlarına, mühimmat envanterlerine ve stratejik harekat emirlerine doğrudan erişim sağlamıştır. Özellikle Sakarya Meydan Muharebesi öncesinde Yunan ordusunun lojistik zafiyetlerini ve takviye birliklerinin konumlarını Ankara’ya bildirmesi, Milli Mücadele’nin kaderini tayin eden en önemli istihbarat başarılarından biri olarak kayda geçmiştir.
Mümin Bey, düşman karargahında adeta sessiz bir Truva Atı gibi çalışmış ve vatan müdafaasının en ağır yüklerinden birini taşıyarak zaferin gizli mimarı olmuştur. Ankara’da “44” diye anılan Mümin Bey, Yunanlılar arasında ise “21” diye anılmış ve iki ayrı numara - iki ayrı kişilik arasında sıkışıp kalmıştır. Elde ettiği başarıların bedeli ise ruhsal bir yıkım olmuştur. Türk halkı, onun Yunan üniformasıyla sokaklarda gezdiğini gördüğünde arkasından beddualar etmiş, çocukluk arkadaşları yolunu değiştirmiş, esnaf ona mal satmaz olmuştur. En ağır darbe ise nişanlısı Muhsine Hanım’dan gelmiştir. Muhsine Hanım, nişanlısının bir vatan haini olduğuna yürekten inanmış ve ondan nefret ederek nişanı bozmuştur. Mümin Bey, Muhsine’ye tek bir kelime edememiş, gözlerinin içine bakıp "Ben şerefli bir Osmanlı askeriyim, hain değilim" diyememiştir. Mümin Bey o anlarda hissettiklerini yıllar sonra hatıratında şöyle özetlemiştir: "Yüzüme tükürenlerin o ıslaklığı, cephede yediğim mermilerden daha çok yaktı canımı."
Türk İstiklal Harbi’ne sayısız yardımı olan Mümin Bey’in üç yıl boyunca düşman karargâhının kalbinde yürüttüğü yüksek riskli istihbarat faaliyeti, 1922 yılında, operasyonel bir zorunluluktan doğan trajik bir açıkla deşifre olma sürecine girmiştir. Milli Mücadele’nin iç cephesini sarsmayı hedefleyen Konya’daki Delibaş İsyanı’nın arkasındaki Yunan lojistik desteğini ve provokasyon ağını çökertmek amacıyla yaptığı doğrudan müdahale, Yunan karşı-istihbarat birimlerinin şüphelerini "44" kod adlı bu gizemli figür üzerine yoğunlaştırmıştır. Mümin Bey’un, işgal idaresinin en mahrem planlarını sabote etmeye yönelik bu son hamlesi, onun "sadık işbirlikçi" maskesinin altındaki profesyonel Türk subayı kimliğinin ilk kez somut bir biçimde sorgulanmasına neden olmuştur.
Konya Delibaş Ayaklanması Elebaşı: "Delibaş Mehmet"
Tutuklanmasının ardından başlayan 67 günlük sorgu süreci, askeri tarihin en ağır psikolojik ve fiziksel şiddet seanslarından birine dönüşmüştür. Elektrik şokları, sistematik uykusuzluk ve ağır darp altında geçen bu sürede Mümin Bey, ne Ankara’daki üst komuta kademesinin isimlerini ne de kullandığı gizli haberleşme kanallarını ifşa etmiştir; onun sessizliği, Batı Anadolu’daki tüm Türk istihbarat ağının güvenliğini sağlayan aşılmaz bir duvara dönüşmüştür.
Yunan askeri mahkemesi tarafından "vatana ihanet" suçlamasıyla idama mahkûm edilmesine rağmen, infazın gerçekleştirilememesi dönemin diplomatik ve askeri dengeleriyle ilintilidir. Türk ordusunun elinde bulunan üst düzey Yunan esirlerin hayatına yönelik bir misilleme riskini göze alamayan işgal idaresi, Mümin Bey’i tecrit etmek amacıyla Mora Yarımadası’ndaki stratejik Palamidi Kalesi’ne nakletmiştir. Deniz seviyesinden yüzlerce basamak yükseklikte, kayaların içine oyulmuş ve gün ışığından tamamen mahrum bırakılmış bu zindan, Mustafa Mümin Bey için fiziksel bir yıkım sürecinin başlangıcı olmuştur.
Farelerin ve ekstrem rutubetin hakim olduğu bu gayriinsani ortamda bir yılını geçiren Mümin Bey, burada bir diğer istihbarat efsanesi olan "İngiliz Kemal" (Ahmet Esat Tomruk) ile kader birliği yapmıştır. İki stratejik ajanın, zindanın dondurucu karanlığında birbirlerine vatanın hürriyetine dair umut aşıladığı bu süreç, Mümin Bey’in bünyesinde kalıcı hasarlar bırakmış; yetersiz beslenme ve hijyen koşullarının yokluğu neticesinde tüberküloz hastalığına yakalanmasına sebebiyet vermiştir. Bedeni bir deri bir kemik kalacak kadar eriyen bu "gölge subay", ruhsal bütünlüğünü ve sadakat yeminini, 1923 yılındaki büyük esir takasına kadar sarsılmaz bir iradeyle muhafaza etmeyi başarmıştır.
30 Ağustos 1922 tarihinde kazanılan Büyük Taarruz ve akabinde gerçekleşen 9 Eylül İzmir’in kurtuluşu, Anadolu’daki fiili işgali sona erdirmiş olsa da, istihbarat savaşlarının en sancılı safhası Mümin Bey’in şahsında devam etmiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın, diplomatik müzakerelerin her aşamasında Mümin Bey’in iadesini öncelikli bir devlet meselesi olarak gündeme getirmesi, onun askeri istihbarat hiyerarşisindeki paha biçilemez değerinin en sarih göstergesi olmuştur.
Yunan tarafının, elindeki bu yüksek nitelikli haber alma kaynağını iade etmeme konusundaki direnci karşısında Ankara, uluslararası askeri teamüllerde eşine az rastlanır bir mütekabiliyet restiyle karşılık vermiştir. Mustafa Kemal Paşa, savaş meydanında derdest edilen Yunan ordusu Başkomutanı General Nikolaos Trikopis’in iadesini, bizzat Yüzbaşı Mümin Bey’in serbest bırakılması şartına bağlamıştır. Bir ordunun en üst rütbeli generalinin, rütbece çok daha kıdemsiz bir yüzbaşı ile takas edilmesi süreci, esasen askeri derecelerin değil, cephe gerisindeki operasyonel katkının bir tescili mahiyetindedir.
5 Nisan 1923 tarihinde gerçekleştirilen bu tarihi mübadele sonucunda İzmir rıhtımına ayak basan Mümin Bey, sadece fiziksel bir esaretten kurtulmamış, aynı zamanda kamuoyundaki haksız "işbirlikçi" yaftasından da hukuken arınmıştır. Onu rıhtımda karşılayan Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’ın, metanetiyle bilinen bir asker olmasına karşın Mümin Bey’i alnından öperken gösterdiği teessür, zaferin gizli kahramanına iade-i itibarın en yüksek nişanesi olarak kabul edilmiştir.
Mümin Bey, cumhuriyetin ilanından sonraki süreçte sergilediği yüksek tevazu ile yürüttüğü gizli faaliyetlerini hiçbir suretle siyasi veya sosyal bir ranta dönüştürmemiş; "Aksoy" soyadını alarak askeri vazifesine sessizce avdet etmiştir. Ancak Palamidi Zindanı’nın gayriinsani koşullarında nükseden tüberküloz ve maruz kaldığı ağır işkencelerin yarattığı bedensel tahribat, 24 Ocak 1948 tarihinde vefatına sebep olmuştur. Mümin Aksoy’un ölümü, bir "gölge subayın" vatanına sunduğu en mahrem ve en onurlu hizmetin sessiz nihayeti olarak Türk istihbarat - askeri tarihine mühürlenmiştir.