Emperyalizme Karşı Tavizsiz Bir Ömür: Ernesto Che Guevera
Emperyalizme Karşı Tavizsiz Bir Ömür: Ernesto Che Guevera
Yazan: Ali Haydar Özen 03.07.2026
1920 ve 1950 Yılları Arasında Dünya
Bu yıllar, insanlık tarihinin en karanlık ve fırtınalı dönemlerinden birine sahne oluyordu. Avrupa, İspanya İç Savaşı’nın kanlı cephelerinde ideolojik bir kırılma yaşarken, hemen ardından patlak veren İkinci Dünya Savaşı, gezegeni geri dönülmez bir yıkıma sürüklüyordu. Okyanusun diğer yakasındaysa Güney Amerika emperyalizmin, yabancı şirketlerin sömürge kıskacının ve derin toplumsal adaletsizliklerin pençesinde sessizce kan kaybediyordu. İşte tam da bu küresel kaosun, faşizme karşı yükselen öfkenin ve kıtasal uyanışın içinde bir çocuk dünyaya geldi. Bu isim, ileride dünyanın en büyük devrimci figürlerinden biri hâline dönüşecek olan Che Guevara'ydı.
Ernestito: Çocukluk Yılları
Ernesto Guevara de la Serna, 14 Haziran 1928'de Arjantin'in Rosario kentinde orta-üst sınıf eğitimli bir ailenin beş çocuğundan en büyüğü olarak dünyaya geldi. Ernestito'nun —bu onun aile içindeki takma adıydı— içinde doğduğu aile, kültürel birikimi yüksek, ilerici-sol eğilimlere sahip bir aileydi; evlerinde binlerce kitap bulunan Ernesto, okuma alışkanlığını çok erken yaşlarda edindi. Ernesto'nun anne ve babası siyasetle içli dışlı kişilerdi; evin içinde Latin Amerika'nın eşitsizlik sorunları, faşizmin yükselişi ve İspanya İç Savaşı hakkında sıkça konuşuluyordu. Öyle ki aile, İspanya İç Savaşı'nda Cumhuriyetçileri destekliyor, zaman zamansa evlerinde İspanya'dan Arjantin'ye gelen Cumhuriyetçi siyasi sığınmacıları ağırlıyorlardı. İşte tüm bu durumlar, Ernesto'nun erken dönemde sorgulayıcı, araştırmacı ve sola eğilimli karakter özelliklerinin oluşmasında etkili olmuştu.
Öte yandan Ernesto bir astım hastasıydı ve çocukluğunda bu hastalıktan çok çekmişti; hatta çocukluğunun önemli bir bölümünü evde geçirmek zorunda kalmış, yaşıtlarıyla oyunlar oynayamamıştı. Hayatının ilerleyen bölümünde de bu hastalık peşini hiç bırakmayacak ve Ernesto'ya sorun çıkarmaya devam edecekti. Ernesto ağır astım krizleri yüzünden okula gidememiş ve eğitim hayatına evde başlamıştı. İyi bir tahsili olan ve entelektüel bir aristokrat aileden gelen annesi Celia de la Serna, evde onun ilk öğretmeni olmuştu. Ernesto bu dönemde sadece okuma yazmayı öğrenmekle kalmadı, annesinden Fransızcayı da akıcı şekilde öğrendi. Bu dil yeteneği, ileride Fransız felsefesini orijinal kaynaklarından okumasını sağlayacaktı. Babasının binlerce kitaplık devasa kütüphanesindeyse tarih, siyaset, felsefe ve edebiyat alanlarına çocukluğunda, evde mahsur kaldığı günlerde ilgi duymaya başladı.
Hastalığı biraz hafifleyince Alta Gracia kentindeki Escuela San Martín İlkokuluna başladı. Sık sık devamsızlık yapmasına rağmen keskin zekası sayesinde derslerinde hep en ön sıralarda yer aldı. Bu yıllarda coğrafya ve tarih derslerine muazzam bir ilgi gösterdi; haritaları ezberliyor ve uzak ülkelerin tarihini inceliyordu. Lise eğitimi için Córdoba'nın en prestijli, disipliniyle ünlü köklü okulu Colegio Nacional de Montserrat'a girdi. Burada resmi müfredatın da ötesine geçti. Artık felsefe, tarih, siyaset gibi alanlar üzerine kendi analizlerini ve eleştirilerini yazıyordu. Şiire olan tutkusu da yine bu yıllarda derinleşti.
Fuser Ernesto: Eğitim ve Spor Hayatı
Ernesto'nun eğitim hayatı liseden sonra da devam etti. Önce matematik ve mühendisliğe olan yatkınlığı nedeniyle mühendislik ve mimarlığa ilgi duydu. Ancak aynı yıl anneannesinin kanserden acı şekilde ölümü ve kendi kronik astım hastalığı onda derin bir iz bırakmıştı. İnsan acısını dindirme isteği ağır basınca ve 1948'de Buenos Aires Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne kayıt yaptırdı.
Kendi hastalığına çözüm bulma motivasyonuyla Arjantin'in ünlü alerji uzmanı Dr. Salvador Pisani’nin laboratuvarında asistan olarak çalışmaya başladı. Burada alerjenler, bağışıklık sistemi reaksiyonları ve beslenme üzerine ciddi bilimsel araştırmalar yürüttü. Dr. Pisani ile birlikte yazdığı bazı alerji araştırma notları yerel tıp çevrelerinde dikkat çekti.
Ernesto bu sırada doktorların sakin bir hayat geçirmesi yönündeki telkinlerine rağmen adeta astımına karşı savaş açmıştı ve spor hayatında ilerliyordu. Yüzme, satranç ve ragbi gibi sporlar yaptı; bunların içinde en büyük tutku duyduğu dal ise ragbiydi. Arkadaşları saha kenarında astım ilacıyla beklerken, o sahada astımını unutuyor, adeta gözü dönmüş gibi oynuyordu. Topu aldığında durdurulması imkansız, agresif ve yırtıcı bir tarza sahipti. Bu yüzden arkadaşları ona İspanyolca "öfkeli, kudurmuş, çok hızlı" anlamına gelen "Furibundo" sıfatını taktılar. Ernesto’nun annesinin soyadı olan Serna ile bu sıfat birleştirildi ve "Fuser" kısaltması doğdu. Bu takma ad adeta Ernesto'nun karakterinin kısa bir özeti gibiydi. Fuser, yüzmeyi ise yine astımına karşı bir mücadele olarak görüyor ve nefes kontrolünü artırmak için saatlerce nehirlerde ve havuzlarda yüzüyordu. Bu fiziksel dalların yanı sıra çocukluğunda evde mahsur kaldığı günlerde babasından öğrendiği satranç, onun hayat boyu süren tutkusu oldu. Satrancın stratejik zekayı keskinleştirdiğine inanıyordu. Nitekim Küba Devrimi'nden sonra da uluslararası satranç turnuvaları düzenletip kendisi de büyükustalarla maçlar yaptı.
Genç Ernesto (Che) Guevera, Latin Amerika Gezisi'nde. 1950
Ernesto "Che" Guevara: Gezi Maceraları
Ernesto'nun bir tutkusu daha vardı: Uzun geziler yapıp dünyayı görmek. 1952'de yakın arkadaşı biyokimyager Alberto Granado ile birlikte çıktığı efsanevi "Motosiklet Günlükleri" yolculuğuna başladı. "La Poderosa II" adını verdikleri, yolun yarısında hurdaya dönecek olan eski bir motosikletle başlayan ve daha sonrasında otostop, tekne ve uzun yürüyüşlerle devam eden bu serüven; onları Arjantin'den Şili'ye, Peru'dan Kolombiya ve Venezuela'ya uzanan devasa bir kıta keşfine çıkardı. Bu gezi onlar için sıradan bir gençlik macerası olmanın çok ötesine geçerek Ernesto'nun Latin Amerika'nın çıplak ve sarsıcı gerçekliğiyle yüzleştiği bir uyanış sürecine dönüştü; Şili’deki Chuquicamata bakır madeninde yerel işçilerin emperyalist şirketler tarafından nasıl sömürüldüğüne şahit oldu, Peru’daki San Pablo Cüzam Kolonisi’nde hastalarla yakından ilgilenip cüzam hastalığına dair tabuları yıktı. Tıbbı bir üst sınıf imtiyazı olmaktan çıkarıp toplumcu bir çizgiye getirmek için uğraştı. Yolculuk bittiğinde günlüğüne, "Bu satırları yazan ben, tekrar Arjantin toprağına ayak bastığımda aynı ben değildim" notunu düşecek kadar büyük bir kırılma yaşamış; burjuva konforunu arkasında bırakarak hayatını kıtanın ezilen halklarına adamaya karar verecek o radikal devrimcinin temellerini Latin Amerika'nın tozlu yollarında atmıştı.
Yolculuktan döndüğünde, okulu uzattığı için vermesi gereken onlarca ders birikmişti. Çevresindekiler okulu bitiremeyeceğini düşünürken Ernesto inanılmaz bir odaklanma göstererek sadece birkaç ay içinde ağır tıp sınavlarını üst üste verdi ve 12 Haziran 1953'te resmi olarak tıp fakültesinden mezun olup diplomasını aldı. Artık o Doktor Ernesto Guevara'ydı.
Diplomasını alır almaz yeniden yollara düşen Ernesto, bu ikinci kıta turunda artık sıradan bir maceracı değil, siyasi bir kimlik arayışındaki kararlı bir aydındı. Bolivya ve Kosta Rika'nın ardından ulaştığı Guatemala, onun ideolojik olgunlaşma sürecindeki kritik duraklardan biri oldu; burada halkçı lider Jacobo Árbenz’in ABD destekli askeri bir darbeyle devrilmesine şahit olması, ona emperyalizme karşı barışçıl reformların yetersiz olduğunu ve çarenin silahlı mücadele olduğunu sert bir şekilde öğretti. Guatemala'daki darbe baskısından kaçarak geçtiği Meksika'da ise hayatının en büyük dönüm noktası gerçekleşti; burada Kübalı sürgünlerle temas kuran Ernesto, önce Raúl Castro, kısa süre sonra da ağabeyi Fidel Castro ile tanıştı. Fidel ile yaptığı saatler süren o ilk fikir alışverişi, aralarında kopmaz bir yoldaşlık bağının kurulmasını sağladı ve Ernesto, Küba’daki Amerikan destekli Batista diktatörlüğünü yıkmayı hedefleyen efsanevi gerilla ordusuna doktor olarak katılma kararı aldı. İşte bu Orta Amerika duraklarında, etrafındaki devrimcilerle konuşurken Arjantinlilerin günlük konuşmaları sırasında sıkça kullandığı ve "dostum, birader, baksana" anlamına gelen "Che" kelimesi yüzünden arkadaşları ona ömrü boyunca taşıyacağı ismi taktılar. Böylece hepimizin bildiği o efsanevi isim doğmuş oldu: Ernesto "Che" Guevara.
"Comandante" Che Guevara
Che; Castro kardeşlerle tanışıp Fidel Castro'nun başlattığı 26 Temmuz Hareketi'ne katılan ilk ve tek yabancı oldu. Tam bu zamanlarda 26 Temmuz Hareketi adını taşıyan grup Küba'daki başarısız denemelerinin ardından Meksika'ya geçmişti ve burada yeniden yapılanıyor, askeri eğitimler yapıyordu. Castro ve 81 kişilik ekibi hazırlıkları tamamladıktan sonra 25 Kasım 1956 tarihinde "Granma" adlı küçük bir tekneyle Küba'ya çıkmaya karar verdi. Fırtınalı deniz, motor arızaları, aşırı yük ve neredeyse herkesi denizin tutmasıyla geçen kabus gibi 7 günlük bir yolculuğun ardından Granma yatı 2 Aralık 1956’da Küba’nın güneybatısındaki Las Coloradas sahiline ulaştı. Karaya ayak bastıklarındaysa kendilerini bir bataklığın içinde buldular ve onları bir kabus bekliyordu. Diktatör Batista'nın ordusu onları pusuya düşürmüştü, çıkan ilk çatışmalarda büyük kayıplar verildi; 82 kişilik bu gruptan yalnızca 12 ila 22 kişi Sierra Maestra dağlarına ulaşmayı başardı.
Che ise bu ilk çatışmalardan birinde doktor çantasını bırakıp mühimmat çantasını almak zorunda kalmıştı; işte tam bu noktada Che, doktorluktan profesyonel gerillalığa geçiş yaptı. Che'nin, mücadele sırasında gösterdiği askeri deha, cesaret ve tavizsiz disiplin sayesinde Temmuz 1957'de Fidel Castro tarafından isyancı ordunun en yüksek rütbesi olan "Comandante" unvanına layık görülen ilk yabancı gerilla oldu. Artık Sierra Maestra dağlarında adı unutulmayacak bir devrimci mücadele ediyordu: "Comandante" Che Guevara. Comandante dağlarda sadece savaşmakla kalmadı; okuma yazma bilmeyen köylülere dersler verdi, fırınlar, silah imalathaneleri kurdu ve devrimin sesini tüm Küba'ya duyuran Radio Rebelde istasyonunu açtı; kısacası devrimin her noktasına yön verdi. Che, Aralık 1958’de gerilla birliklerinin diktatör tarafından cepheye gönderilen zırhlı mühimmat trenini raydan çıkararak ele geçirdiği efsanevi Santa Clara Savaşı’nı yönetti ve kazandı; askeri bir başyapıt niteliğindeki bu nihai zafer Diktatör Batista’nın ülkeden kaçmasını sağlarken 1 Ocak 1959’da Küba Devrimi’nin resmen zafere ulaşmasının ve Che Guevara adının küresel bir efsane olarak tarih sahnesine kazınmasının önünü açtı.
Devlet Adamı Che
1 Ocak 1959 gecesi Diktatör Batista’nın milyonlarca dolarla adadan kaçması, Küba'da hem devasa bir zafer coşkusu hem de tehlikeli bir otorite boşluğu doğurdu. Havana sokaklarında diktatörlüğün ve Amerikan mafyasının sembolü olan lüks kumarhaneler öfkeli halk tarafından hedef alınırken eski rejimin kalıntıları bir askeri cunta kurarak devrimi çalmaya çalışıyordu; ancak bu tehlikeyi anında sezen Fidel Castro, Radio Rebelde üzerinden tüm ülkeye tarihi bir genel grev çağrısı yaparak fabrikalardan ulaşıma kadar her şeyi kilitledi ve cuntanın meşruiyet zeminini yok etti. Fidel'in emriyle başkente ilerleyen efsanevi komutanlar Camilo Cienfuegos ve Che Guevara, rejimin askeri kalbi olan Camp Columbia üssünü ve La Cabana kalesini savaşmadan teslim alarak eski ordunun direncini tamamen kırarken devrimin sivil ve demokratik yüzünü göstermek adına saygın bir hukukçu olan Manuel Urrutia liderliğinde geçici bir sivil hükümet ilan edildi. Fidel Castro ise adanın en doğusundan başlayıp başkente kadar yedi gün süren ve halkla doğrudan bağ kurduğu efsanevi "Özgürlük Kervanı" yürüyüşüyle kitlelerin desteğini arkasına alarak 8 Ocak 1959'da büyük bir coşkuyla Havana'ya girdi; kağıt üzerinde henüz resmi bir unvanı olmasa da ordunun başkomutanı olarak ülkenin gerçek lideri haline gelen Fidel ve yoldaşları, ilk aylarda eski rejimin suçlularını yargılayan devrim mahkemeleri kurup hemen ardından kira indirimleri ve Amerikan nüfuzunu kökten sarsacak radikal Tarım Reformu hamlelerini başlatarak Küba'da köklü bir toplumsal ve siyasal yeniden doğuşun miladını yazdı.
Che Guevara ise bu sıralarda kameraların önünde henüz çok görünür değildi; o, sahne ışıklarından uzakta, yeni Küba’nın kurumsal, ekonomik ve ideolojik temellerini atan perde arkasındaki beyindi. Devrimin hemen ardından ilk olarak tarihi La Cabana kalesinin komutanlığına getirilen ve eski rejim suçlularının yargılandığı devrim mahkemelerini yöneterek idari düzeni sağlayan Che, kısa süre içinde askeri kimliğinden sıyrılıp devletin en kritik mekanizmalarının başına geçti. Ulusal Tarım Reformu Enstitüsü’ndeki aktif liderliğinin ardından Küba Merkez Bankası Başkanı oldu; çok geçmeden Sanayi Bakanlığı koltuğuna oturarak ülkenin millileştirme ve bağımsız üretim hamlelerinin baş mimarlarından biri haline geldi.
Küba'nın kurumsal inşasının ardından Che Guevara, adayı çevreleyen Amerikan kuşatmasını yarmak ve ezilen ulusların sesi olmak üzere küresel diplomasi sahnesine adım attı. 1959’dan itibaren Asya, Afrika ve Doğu Bloku ülkelerini kapsayan geniş turlarında Nasır, Tito ve Nehru gibi liderlerle köprüler kuran Che, Moskova’da Kruşçev ile el sıkışarak Küba’nın ekonomik nefes borusunu güvence altına aldı. Bu yakınlaşma, 1962 yılında dünyayı nükleer bir savaşın eşiğine getiren Küba Füze Krizi’nde onun başat bir rol üstlenmesini sağladı; zira Che, ABD’nin Türkiye’ye yerleştirdiği ve Sovyetler Birliği'ni doğrudan hedef alan nükleer füzelere karşı, adaya Sovyet füzelerinin yerleştirilmesini askeri, siyasi bir denge unsuru olarak görüyor ve Küba'nın tam bağımsızlığı için hararetle savunuyordu. Ancak krizin zirve noktasında Sovyet bürokrasisinin Küba yönetimine hiç danışmadan, Türkiye’den Amerikan füzelerinin çıkarılması karşılığında Küba’daki füzeleri geri çekmeyi kabul eden gizli bir süper güç pazarlığına girişmesi Che’de derin bir hayal kırıklığı yarattı. İki büyük gücün küresel satranç oyununda Küba'nın bir piyon gibi feda edildiğini görerek öfkelenen Che, bu kırılmayla birlikte yönünü tamamen Moskova ve Washington ekseninden uzaktaki Üçüncü Dünya’nın bağımsızlık savaşlarına çevirdi. Bu diplomatik meydan okumanın zirve noktası ise Aralık 1964’te, düşman sahası sayılan New York’taki Birleşmiş Milletler Genel Kurulu oldu; lüks takım elbiseli diplomatların arasında zeytin yeşili askeri ünforması ve postallarıyla kürsüye çıkıp emperyalizmin maskesini düşüren tarihi bir konuşma yaptı. Yine aynı gezi sırasında kendisine karşı yapılan suikast girişimlerine büyük bir soğukkanlılıkla gülüp geçen Che, bu tarihi seyahatle birlikte sadece Küba’nın bir bakanı olmadığını, sınırları ve kıtaları aşan bir direnişçiye dönüştüğünü tüm dünyaya ilan etti.
Che Guevera Kongo'da. 1965
Tatu ve Ramon: Küba'dan Sonraki Direniş
Küba’da bakanlık koltuğu ve banka başkanlığı gibi işlerle gücün zirvesindeyken ideallerine sadık kalmayı seçen Che Guevara, 1965 yılının nisan ayında geride her şeyini bırakarak aniden ortadan kayboldu; Fidel Castro’nun Che ile aralarının bozulduğu dedikodularının yayılması üzerine aylar sonra halka okumak zorunda kalacağı o tarihi veda mektubunda tüm resmi görevlerinden, ordu rütbesinden ve hatta onursal Küba vatandaşlığından dünyanın diğer ezilen halkları adına savaşmak üzere feragat ettiğini ilan ederek tarihe geçecek "Zafere kadar daima!" —Hasta la victoria siempre!— sözlerini yazdı. Sömürge karşıtı bir devrim ateşlemek üzere gizlice gittiği Afrika'da, Svahili dilinde "Üç" anlamına gelen "Tatu" takma adıyla Kongo ormanlarında çarpışan fakat buradaki dağınık yapıyı günlüğüne "bir başarısızlığın tarihi" olarak kaydeden Che, CIA'in küresel takibinden kaçmak için müthiş bir kamuflaj sürecine girdi. Prag’daki güvenli evlerde saçlarını kazıtıp, kalın gözlükler takıp, kilo alarak karizmatik silüetini tamamen yok eden efsanevi gerilla, tüm Güney Amerika kıtasını saracak bir kurtuluş mücadelesi başlatmak amacıyla Bolivya sınırından içeriye Uruguaylı bir iş insanı gibi "Adolfo Mena González" sahte pasaportuyla sızmayı başardı. Nancahuazu dağlarındaki gerilla ordusunun başına geçtiğinde bu kez yoldaşları arasında "Ramon" lakabını kullanan Che; amansız astım krizleri, lojistik imkansızlıklar ve yerel köylülerin yabancılara karşı güvensizliği arasında sıkışıp kalsa da son anına kadar tavizsiz direnişini sürdürdü. 8 Ekim 1967’de Bolivyada bir kanyondaki şiddetli çatışmada bacağından yaralanıp silahı işlemez hale gelince esir düşen ve ertesi gün La Higuera köyündeki köhne bir okul odasında CIA destekli birlikler tarafından yargısızca katledilen Ramon, kendisini vurmaya çekinen infazcısına "Buraya beni öldürmeye geldiğini biliyorum. Vur beni korkak, yalnızca bir adam öldürmüş olacaksın." diye haykırarak yaşamına veda etti.
Che'nin bedeni, elleri kesilerek Vallegrande’deki bir uçak pistinin altına gizlice gömüldüğünde, onu katledenler sadece bir gerillayı değil, onun temsil ettiği tehlikeli fikirleri de tarihe gömdüklerini sanıyorlardı. Oysa cellatlarının unuttuğu şey, bir insanı öldürmenin onun sarsılmaz inançlarını yok etmeye yetmeyeceğiydi; nitekim Che’nin sonu, onu unutturmak bir yana, adını nesilleri ve kıtaları aşan ölümsüz bir başkaldırı bayrağına dönüştürdü. Alberto Korda’nın vizöründen ölümsüzleşen o yıldızlı siyah bereli ve meydan okuyan bakışlara sahip silüet, Paris’in 68 kuşağı barikatlarından Latin Amerika’nın yoksul mahallelerine, üniversite amfilerinden sömürge karşıtı eylemlere kadar dünyanın neresinde bir haksızlık varsa orada dalgalanan evrensel bir anti-emperyalist simge haline geldi. Che Guevara, sadece geçmişte kalmış tarihi bir biyografinin öznesi değil; dünyanın neresinde olursa olsun baskıya boyun eğmemenin, sömürüye karşı sesini yükseltmenin ve haksızlıklara karşı kavga etmenin bir simgesi olarak insanlığın kolektif hafızasında yaşamaya devam ediyor ve sömürü devam ettikçe, yaşamaya devam edecek.
"No se puede confiar en el imperialismo ni tantito así, nada"
—Emperyalizme zerre kadar bile güvenilmez, asla!—
Ernesto Che Guevara
Katledilmeden Hemen Önce, Ernesto Che Guevera. 8 Ekim 1967