Ölümün Yokluğunda Hayat Üzerine Düşünmek
Jose Saramago'nun, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş romanı üzerine..
Ölümün Yokluğunda Hayat Üzerine Düşünmek
Jose Saramago'nun, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş romanı üzerine..
Yazan: Musab Akkuç 04.01.2026
Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş romanı, son derece yalın bir varsayımla başlar: bir ülkede bir gün kimse ölmez.
Ne bu durum büyük bir mucize olarak ilan edilir ne de bir felaket alameti gibi algılanır. Ölüm, yalnızca geri çekilir. Sessizce. Saramago’nun anlatısındaki asıl dikkat çekici unsur da budur: olağanüstü olanı yüceltmek yerine, onu gündelik hayatın içine bırakır ve etkilerinin yavaş yavaş görünür olmasını sağlar.
Başlangıçta yaşanan şaşkınlık kısa sürede sevince dönüşür. Gazeteler “yeni bir çağ”dan söz eder, kamusal alanda bir rahatlama havası hissedilir. Ölümsüzlük, ilk anda bir kazanım gibi algılanır. Ancak bu sevinç derinleşmez; daha çok alışkanlıkların verdiği bir refleks gibidir.
Çünkü ölüm, farkında olmasak da yalnızca bireysel bir son değil, toplumsal düzenin sessiz dayanaklarından biridir. Onun yokluğu, zamanla bu düzenin hangi varsayımlar üzerine kurulu olduğunu gözler önüne serer.
Bu görünürlükten ilk etkilenen alanlardan biri devlettir. Hastaneler dolup taşar; ancak ne ölüm gerçekleşir ne de tam anlamıyla iyileşme mümkündür. Sosyal güvenlik sistemleri, sigortalar, emeklilik düzeni ve nüfus politikaları, ölüm olgusunu temel alan yapılar olarak işlevsizleşmeye başlar. Saramago, devletin bu duruma verdiği tepkileri ironik ama abartısız bir dille aktarır. Kurulan komisyonlar, yapılan açıklamalar ve “sükûnet” çağrıları, aslında teknik bir krizi değil, anlam kaybını yönetme çabasını yansıtır. Modern devlette belirsizlikle yüzleşmek yerine, onu idare etmeye çalışan bir dil hâkimdir.
Ekonomik alanda da benzer bir huzursuzluk hissedilir. Cenaze hizmetlerinden sigorta şirketlerine kadar birçok sektör, ölümün yokluğuyla birlikte işlevi sorgulanır hale gelir. Saramago’nun kara mizahı burada kendini gösterir: toplanan işveren sendikalarınca duyurulan “sembolik ölüm” gibi öneriler, piyasanın her koşulda devam etme isteğini açığa çıkarır. Ölüm, bu bağlamda yalnızca biyolojik bir gerçeklik değil, ekonomik bir eşik olarak düşünülür. Piyasa için hayatın uzaması, otomatik olarak değer artışı anlamına gelmez; aksine, yeni sorular ve yükler doğurur.
Romanın en çarpıcı gerilimlerinden biri, kilisenin ölüm karşısında aldığı konumda ortaya çıkar. Ölüm ortadan kalktığında mesele, inanç açısından soyut bir kriz değil; doğrudan kurumsal bir sarsıntıdır. Çünkü ölüm yoksa diriliş fikri askıda kalır; diriliş askıdaysa vaat edilen kurtuluş da belirsizleşir. Saramago, bu noktada kiliseyi ahlaki bir rehber olarak değil, kendi varlık koşullarını korumaya çalışan bir yapı olarak resmeder. Ölüm, burada ilahi bir sırdan çok, inanç düzeninin taşıyıcı kolonudur. Kilisenin huzursuzluğu da tam olarak buradan kaynaklanır: ölümün yokluğu Tanrı’yı değil, kurumun sürekliliğini tehdit eder.
Tüm bu kurumsal sarsıntıların en ağır sonuçları ise ailelerin ve bedenlerin üzerinde hissedilir. Ölmek üzere olanlar artık ölmez; fakat yaşam da tam anlamıyla devam etmez. Sürekli bakım gerektiren, yaşlanan ve güçten düşen bedenler ortaya çıkar. Saramago, bu durumu ne dramatize eder ne de yumuşatır. Ölümsüzlük, gençlik ya da bilgelik getirmez; yalnızca yaşlılığı ve kırılganlığı uzatır. Bu noktada okur, merhametin sınırlarını yeniden düşünmeye davet edilir. Romanın en sarsıcı anlarından biri, ölümün kimi zaman yaşamın kendisinden daha insancıl olabileceği düşüncesidir.
Romanın ikinci bölümünde ölüm geri döner. Ancak bu dönüş, her şeyin eski haline dönmesi anlamına gelmez. Ölüm artık ani ve habersiz değildir. Mor zarflar gönderir; insanlara yedi gün önceden haber verir. Böylece ölüm, yalnızca bir son değil, bekleyişle dolu bir sürece dönüşür. Bu yeni düzen, ölümün bile bir tür bildirim ve zamanlama mantığıyla işlediğini gösterir. Saramago, burada modern dünyanın işleyiş biçimlerini incelikli bir alegoriyle yansıtır.
Bu düzenin kırıldığı an ise ölümün bir müzisyene âşık olmasıdır. Bu durum, romantik bir sapmadan çok, mutlaklığın bozulması anlamındadır. Ölüm ilk kez bir istisna yaratır; düşünür, tereddüt eder. Roman boyunca insan hayatını düzenleyen yapıların –devletin, piyasanın, kilisenin– otomatik işleyişine dayandığı varsayım, bu noktada sarsılır. Saramagonun anlatmak istediği burada çok nettir. Ölüm bile karar vermek zorundaysa, hiçbir düzen kendini tamamen doğal ya da kaçınılmaz ilan etmemelidir.
Roman sona erdiğinde geriye kalan soru, ölümün varlığı ya da yokluğuyla sınırlı değildir. Asıl soru daha rahatsız edici bir yerden yükselir: Ölüm geri geldiğinde neden rahatladık? Bu rahatlama, yaşamın korunmuş olmasından mı kaynaklanıyordu; yoksa hayatın yeniden tanıdık çerçeveler içine yerleştirilmesinden mi?
Ölümün yokluğunda çöken şey yaşamın kendisi değildi. Çöken, onu bizim yerimize düzenleyen yapılardı: devletin hesaplama biçimleri, piyasanın denge arayışları, inancın vaatleri ve bütün bunların ürettiği alışkanlıklar. Ölüm geri döndüğünde rahatlamamızın nedeni, hayata yeniden kavuşmak değil; hayatın yeniden yönetilebilir hale gelmesiydi. Ölüm, yalnızca biyolojik bir son olarak değil, belirsizliği sınırlayan, zamanı ölçülebilir kılan ve sorumluluğu dağıtan bir mekanizma olarak işlevini yeniden üstlenmişti.
Bu noktada roman, örtük ama güçlü bir politik imada bulunur. Ölümün varlığı, iktidarın görünmez dayanaklarından biridir. Çünkü ölüm olduğu sürece, planlama mümkündür; nüfus hesaplanabilir, riskler sigortalanabilir, gelecek tahmin edilebilir. Ölüm durduğunda yalnızca insanlar değil, iktidarın dili de afallar. Saramago’nun huzursuz edici sezgisi tam burada belirir: biz ölümü yalnızca kaçınılmaz olduğu için değil, düzeni mümkün kıldığı için kabulleniriz. Roman, bu yüzden okuru basit bir ahlaki sonuca ulaştırmaz. Aksine, şu soruyu sessizce ama ısrarla sorar: Eğer ölüm bile askıya alındığında bu kadar büyük bir boşluk hissediyorsak, asıl bağımlılığımız hayatın kendisine mi, yoksa onu yöneten yapılara mı yöneliktir? Ölüm geri döndüğünde duyulan rahatlama, belki de insanlığın zaferi değil; belirsizliği taşıyamayan bir düzenin yeniden işler hale gelmesinin huzurudur.
Saramago’nun romanı bu anlamda bir distopya değil, bir teşhistir. Ölümün yokluğunda çöken şey hayat değil; hayatı bizim yerimize anlamlandıran iktidar biçimleridir. Ve roman, okuru şu ihtiyatlı ama sarsıcı düşünceyle baş başa bırakır: Belki de en zor olan, ölmek değil; ölüm olmadan, sınırları hazır verilmemiş bir dünyada yaşamayı göze almaktır.