Venezuela: Bolívar’ın Mirası, Chávez’in Projesi, Maduro’nun Sınavı
Venezuela: Bolívar’ın Mirası, Chávez’in Projesi, Maduro’nun Sınavı
Yazan: Selçukhan İsmail Özer 06.01.2025
Venezuela’yı bugünün kriz görüntülerine sıkıştırarak anlamaya çalışmak, tarihi tersinden okumaktır. Bugünlerde Caracas sokaklarında yaşananları açıklamak için yalnızca son on yıla bakmak yetmez. Venezuela’nın hikayesi daha derinden, sömürge döneminin kurduğu toplumsal hiyerarşilerden, bağımsızlık sonrası şekillenen devlet fikrinden ve petrolün bu devleti nasıl dönüştürdüğünden başlar. Bu hikaye, bir ülkenin yalnızca zenginleşme değil, aynı zamanda nasıl kırılganlaştığını da anlatır.
İspanyol sömürge yönetimi altında Venezuela, Latin Amerika’nın en gözde merkezlerinden biri değildi. Altın ve gümüş madenleriyle ünlenen Peru ya da Meksika gibi bölgelerin gölgesinde kalan bu topraklar, tarımsal üretime dayalı, sınırlı ama düzenli bir sömürge ekonomisiyle yönetildi. Kakao ve kahve üretimi, dar bir elit sınıfın elinde yoğunlaşırken geniş halk kesimleri siyasal ve ekonomik karar alma süreçlerinin dışında kaldı. Bu durum, bağımsızlıkla birlikte ortadan kalkmadı. Aksine, sömürge döneminde kurulan eşitsizlikler yeni bir siyasal çerçeve içinde yaşamaya devam etti.
Simón Bolívar’ın sahneye çıkması, yalnızca bir askeri isyanın değil, yeni bir siyasal tahayyülün de ifadesiydi. Bolívar, İspanya’ya karşı verilen mücadelede askeri bir deha olmasının ötesinde, Latin Amerika’nın nasıl bir gelecek kurması gerektiği sorusuna da cevap arıyordu. Onun hayal ettiği birlik fikri, bugün bile Venezuela siyasetinde yankılanan bir miras olarak varlığını sürdürür. Ancak Gran Colombia deneyiminin kısa sürede dağılması, bu ideal ile bölgesel çıkarlar arasındaki gerilimi açık biçimde ortaya koydu. Bağımsızlık kazanılmıştı, fakat istikrarlı bir devlet henüz kurulamamıştı.
Bugünki Ekvador, Kolombiya; Venezuela ve Panama sınırlarını kapsayan Gran Colombia Devleti'nin siyasi haritası
(1819-1830)
19. yüzyıl boyunca Venezuela, askeri liderlerin ve güçlü şahsiyetlerin belirleyici olduğu bir siyasal yapı içinde var oldu. Devlet kurumlarından çok liderlerin kişisel otoriteleri ön plandaydı. Bu gelenek, ilerleyen yıllarda farklı biçimlerde yeniden ortaya çıkacaktı. Merkezileşme eğilimi güçlüydü. Bu merkez halkla bir bağ kurmakta zorlanıyordu. Devlet vardı, fakat toplumla arasındaki mesafe kapanmıyordu.
Bu tabloyu değiştiren unsur petrol oldu. 20. yüzyılın başında petrolün keşfi, Venezuela için yeni bir çağın başlangıcıydı. Kısa sürede ülke, dünya petrol piyasasında önemli bir aktör haline geldi. Petrol gelirleri devleti mali açıdan güçlendirdi, altyapı yatırımlarını mümkün kıldı, şehirleri geliştidi. Caracas modern bir başkent görünümü kazandı. Ancak bu dönüşüm, üretime dayalı bir kalkınma modeline değil, dağıtıma dayalı bir refah anlayışına yaslandı. Devlet, petrol gelirlerini yöneten ve dağıtan bir merkeze dönüştü.
Petrol, Venezuela’da yalnızca ekonomik bir kaynak olmadı. Aynı zamanda siyasal meşruiyetin ana dayanaklarından biri haline geldi. Devlet, petrol sayesinde toplumsal talepleri erteleyebiliyor, refahı belirli ölçülerde paylaşarak siyasal istikrar sağlayabiliyordu. Bu durum, 1958 sonrası kurulan Punto Fijo düzeninde daha da belirginleşti. Partiler arası uzlaşıya dayanan bu sistem, darbelerle kesintiye uğrayan Latin Amerika demokrasileri arasında Venezuela’yı istisnai bir konuma yerleştirdi. Ancak bu istikrarın bedeli vardı. Siyaset giderek dar bir elit çevrenin alanına sıkıştı. Halk ile siyasal sistem arasındaki mesafe yeniden açıldı.
1970’lerde petrol gelirlerinin zirveye ulaşması, bu çelişkileri bir süreliğine görünmez kıldı. Devlet büyüdü, kamu harcamaları arttı, refah hissi yayıldı. Fakat bu genişleme, kurumları güçlendirmek yerine bağımlılığı derinleştirdi. Petrol fiyatlarına aşırı bağımlı bir ekonomi, küresel dalgalanmalara karşı savunmasız hale geldi. 1980’lere gelindiğinde bu kırılganlık kendini açık biçimde gösterdi.
1989’da yaşanan Caracazo olayları, Venezuela tarihinde bir dönüm noktasıdır. Ekonomik krizle birlikte uygulamaya konan kemer sıkma politikaları, uzun süredir bastırılan toplumsal öfkeyi açığa çıkardı. Sokaklara dökülen kitleler, yalnızca zamları değil, kendilerini temsil etmeyen bir siyasal düzeni protesto ediyordu. Devletin sert müdahalesi, Punto Fijo sisteminin meşruiyetini onarılamaz biçimde zedeledi. Bu andan itibaren Venezuela’da eski düzenin sürdürülemeyeceği açıkça hissedilmeye başlandı.
Bu atmosferde Hugo Chávez ortaya çıktı. 1992’deki başarısız darbe girişimi, askeri anlamda yenilgiyle sonuçlandı ama siyasal olarak yeni bir figürün doğuşunu simgeledi. Chávez, yalnızca bir asker değildi. O, 1989’un yarattığı hayal kırıklığını, yoksulların öfkesini ve dışlanmışların taleplerini siyasal bir dile dönüştürmeyi başardı. 1998’de iktidara geldiğinde Venezuela, uzun süredir ilk kez sistem dışından gelen bir liderle tanışıyordu.
Eski Venezuela Devlet Başkanı, Hugo Chavez (1954-2013)
Chávez’in Bolivarcı söylemi, tarihsel bir referans olmanın ötesinde, yeni bir siyasal kimlik inşasının aracıydı. Bolívar figürü, ulusal egemenlik, sosyal adalet ve anti emperyalizmle yeniden yorumlandı. 1999 Anayasası, bu dönüşümün hukuki çerçevesini oluşturdu. Katılımcı demokrasi, halkın siyasete doğrudan dahil olması ve devletin sosyal sorumluluğunun genişletilmesi bu dönemin temel iddialarıydı.
Petrol gelirleri, Chávez döneminde farklı bir biçimde kullanıldı. Sağlık, eğitim ve sosyal yardımlar aracılığıyla geniş halk kesimlerine ulaştırılan kaynaklar, kısa vadede toplumsal yaşamda somut iyileşmeler yarattı. Venezuela tarihinde ilk kez yoksullar, devletin doğrudan muhatabı haline geldi. Ancak bu model, aynı zamanda yeni riskler de barındırıyordu. Ekonomi daha da fazla petrol gelirlerine bağlandı. Devlet merkezileşti. Kurumlar kişisel liderlik etrafında şekillendi.
Bu merkezileşme, yerel yönetimler meselesinde özellikle dikkat çekicidir. Chávez döneminde yerel katılım vurgusu güçlenirken, fiiliyatta merkezi iktidarın yerel yapılar üzerindeki denetimi arttı. Belediyeler ve eyaletler, bir yandan halkla temasın araçları olarak sunulurken, diğer yandan merkezi siyasetin uzantılarına dönüştü. Bu durum, Bolivarcı projenin iç çelişkilerinden birini oluşturdu. Katılım vaadi ile denetim pratiği aynı anda var oldu.
Dış politikada ise Chávez, Venezuela’yı ABD merkezli düzenden daha bağımsız bir konuma taşımaya çalıştı. Petrol, bu stratejinin en önemli aracıdır. ABD ile yaşanan gerilimler, yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda ekonomik bir mücadeleydi. Venezuela, Çin ve Rusya gibi aktörlerle ilişkilerini derinleştirerek çok yönlü bir dış politika izlemeye yöneldi. Bu hamleler, ülkenin manevra alanını genişletti ancak yeni bağımlılık ilişkilerini de beraberinde getirdi.
Vladimir Putin ve Hugo Chavez, 3 Nisan 2010, Caracas/Venezuela
Chávez’in ölümünden sonra Nicolás Maduro’nun devraldığı miras, güçlü bir söylemle ayakta duran ama ekonomik ve kurumsal olarak yıpranmış bir devletti. Chávez’in karizması, petrol gelirlerinin görece bolluğu ve bölgesel sol dalga, onun döneminde sistemi ayakta tutmuştu. Maduro ise bu üç dayanağın da aynı anda zayıfladığı bir dönemde iktidarda kaldı. Petrol fiyatları düştü, bölgesel konjonktür değişti, içeride ise devlet kapasitesinin sınırları daha görünür hale geldi.
Maduro dönemi, Venezuela için yalnızca ekonomik daralma yılları değil, aynı zamanda uluslararası kuşatmanın açık biçimde sertleştiği bir dönem oldu. Özellikle ABD ile ilişkiler, klasik diplomatik gerilimlerin ötesine geçerek doğrudan rejim değişikliğinin hedeflendiği bir hatta girdi. Washington, Maduro yönetimini yalnızca başarısız ya da otoriter olarak değil, meşruiyeti tanınmaması gereken bir yapı olarak konumlandırdı. Bu yaklaşım, Venezuela iç siyasetindeki krizleri uluslararası bir çatışma alanına dönüştürdü.
Chavez ve Maduro
Bu sürecin en belirgin yüzü, Donald Trump döneminde ortaya çıktı. Trump yönetimi, Venezuela dosyasını ideolojik olduğu kadar gösterişli bir güç siyaseti alanı olarak da ele aldı. “Tüm seçenekler masada” söylemi, Latin Amerika için yeni olmayan ama uzun süredir bu açıklıkta duyulmayan bir tehditti. ABD’nin Venezuela’ya yönelik tutumu, yaptırımların ötesinde askeri müdahale ihtimalinin açıkça konuşulduğu bir aşamaya taşındı. Bu durum, Caracas’ta yalnızca bir dış baskı algısı değil, doğrudan bir kuşatma hissi yarattı.
Maduro’nun iktidarı bırakmaması, seçimlerin meşruiyeti etrafında dönen tartışmalar ve muhalefetin uluslararası destekle alternatif bir yönetim olarak tanınması, Venezuela’yı fiilen ikiye bölünmüş bir siyasal zemine sürükledi. Ancak bu tabloyu yalnızca “seçimi kaybettiği halde iktidarı bırakmayan bir lider” anlatısına indirgemek, büyük resmi kaçırmak olur. Çünkü bu süreçte Venezuela, ağır ekonomik yaptırımlar altında, petrol gelirlerine erişimi kısıtlanmış, finansal sistemden dışlanmış bir ülke haline gelmişti. Devletin manevra alanı daraldıkça siyasal refleksleri de sertleşti.
ABD’nin askeri seçeneği sürekli gündemde tutması, Maduro yönetimini daha güvenlikçi ve içe kapanık bir çizgiye itti. Bu, yerel yönetimlerden parlamentoya kadar tüm siyasal alanı etkiledi. Zaten sınırlı olan yerel özerklik, kriz koşullarında daha da daraldı. Belediyeler ve eyaletler, kaynak yetersizliği ve merkezi denetim nedeniyle işlevsizleşti. Merkez, krizi yönetme gerekçesiyle tüm kararları kendi elinde toplamaya yöneldi. Böylece Bolivarcı projenin ilk yıllarında dile getirilen yerel katılım iddiası, pratikte geri plana itildi.
Maduro döneminin en ağır sonuçlarından biri, kitlesel göç oldu. Milyonlarca Venezuelalı, yalnızca ekonomik zorluklar nedeniyle değil, belirsizlik duygusu nedeniyle de ülkeyi terk etti. Bu göç, devletin toplumsal bağlarının zayıfladığını gösteren en somut işaretti. Eğitimli orta sınıflar, sağlık çalışanları ve genç nüfus, sistemin taşıyıcı unsurları olarak ülke dışına yöneldi. Bu durum, krizin kendi kendini besleyen bir döngüye girmesine yol açtı.
Tüm bu tabloya rağmen Maduro dönemini yalnızca “çöküş” kavramıyla anlatmak da eksik kalır. Devlet, ağır baskılara rağmen tamamen dağılmadı. Sosyal yardım mekanizmaları daralsa da ortadan kalkmadı. Venezuela, uluslararası alanda teslim olan bir aktör değil, farklı ittifaklar arayarak ayakta kalmaya çalışan bir ülke olarak hareket etti. Çin, Rusya ve bölgedeki bazı müttefiklerle kurulan ilişkiler, bu direncin parçalarıydı.
Bu noktada Türkiye ile ilişkiler de ayrı bir anlam kazandı. Ankara–Caracas hattı, yalnızca ticari değil, siyasi bir dayanışma zemini olarak kuruldu. Türkiye, Venezuela meselesine Batı merkezli müdahale söylemleri üzerinden değil, egemenlik ve diyalog vurgusu üzerinden yaklaştı. Bu yaklaşım, Maduro yönetimi için uluslararası yalnızlığın kırılabildiğini gösteren sembolik bir alan yarattı. İlişkiler, Venezuela’nın tamamen izole edilmediğini ve farklı diplomatik kanalların mümkün olduğunu gösterdi.
Editör Notu: Venezuela'nın devrik lideri Maduro, büyük bir Diriliş:Ertuğrul hayranıdır.
Maduro dönemi, Venezuela tarihinde bir son değil, uzun bir tarihsel çizginin zor bir evresidir. Bu evreyi anlamak için kişilere odaklanmaktan çok, yapısal baskıları görmek gerekir. Petrol üzerine kurulu bir devletin, küresel sistemle çatıştığında ne kadar savunmasız kaldığını, kurumların zayıflığının kriz anlarında nasıl derinleştiğini ve anti emperyalist bir söylemin ekonomik bağımsızlıkla desteklenmediğinde nasıl sınandığını bu dönem açık biçimde ortaya koydu.
Kaynakça:
Çatalbaş, Adem Üstün. “Venezuela’nın Bitmeyen Siyasi Krizi ve Latin Amerika’nın Göç Sorunu Üzerine Bir Değerlendirme.” 2022.
Erdoğan, Oğuzhan. “Venezüella’da Yerel Yönetimler.” Ömer Halisdemir Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi 12, no. 3 (2019).
Haggerty, Richard A., ed. Venezuela: A Country Study. 4th ed. Washington, DC: Federal Research Division, Library of Congress, 1993.
Karana, Selin, ve B. Yangın. “Venezuela’da Popülist Liderlik Örneği Olarak Hugo Chavez Dönemi (1998–2013).” Journal of International Relations Studies 3, no. 2 (2023).
Kaya, Emrah. “Hugo Chavez’in Petrol Politikası ve ABD.” SDÜ Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi no. 31 (Nisan 2014).
Morón, Guillermo. A History of Venezuela. Edited and translated by John Street. London: George Allen & Unwin Ltd, 1964.
Rojas, Reinaldo. “Yeni Bir Liderlik Örneği, Hugo Chavez.” Çeviren M. Necati Kutlu. Memleket SiyasetYönetim 2, no. 3 (2007).
Sylvia, Ronald D., ve Constantine P. Danopoulos. “The Chavez Phenomenon: Political Change in Venezuela.” Third World Quarterly 24, no. 1 (2003).