Devrimsel Yönelimler - VI: Devrimcilik
Devrimsel Yönelimler - VI: Devrimcilik
Yazan: Murat Öz 12.01.2026
Türk Devlet mekanizmasının bel kemiğini teşkil eden “6 Ok” inceleme serisinin sonuncusu kuşkusuz devrimcilik olmalıydı. Devrimcilik, bitmek tükenmek bilmeyen bir azim ve kararlılık hikayesidir. Yoluna baş koyanlarla tahkim edilen, baş verenlerle efsaneleşen bilinmezlik ve zorluklarla dolu bir varoluş sancısıdır. Devrimcilik hissellikten ve duygusallıktan uzaktır. Doğru bilinen hedefe doğru araç, kaynak ve planlama ile ulaşmanın bilincinde olmaktır.
Ve nihayetinde devrimcilik eserine sahip çıkmaktır, muhafaza etmektir. Nitekim Atatürk’ün silah ve mücadele arkadaşı, sırdaşı asıl adıyla Emrullahzade Asaf (Kılılç Ali) anılarında Hasan Rıza Soyak ve Atatürk arasında geçen şu konuşmayı nakletmektedir:
“Paşam görülüyor ki durum önemli ve tehlikeye doğru gidiyor. Bu durum karşısında acaba ne yapmak gerekecek?” (Serbest Cumhuriyet Fırkası vakıası üzerine söylenmiştir)
“Bu bir anarşi görüntüsüdür. Biraz daha ilerler ve önüne geçilmez bir hal alırsa o zaman ben, hemen partimin başına geçeceğim. Fethi Bey’i de uyaracak ve onunla birlikte önce karşımıza çıkan irticayı ve anarşiyi bertaraf etmeye çalışacağım.”
“Paşam, ya onlar durumdan faydalanarak iktidarı ele geçirirlerse?”
“Olbilir. Biz hiçbir zaman ilelebet iktidarda kalacağız diye iddiada bulunmadık.”
“Paşam, ya onlar iktidara geldikten sonra inkılap esaslarından dönerlerse?”
“Haa.. İşte o zaman sen, ben ve inkılaba taraftar olanlar birleşir, böyle bir teşebbüsü derhal bertaraf ederiz ve daima da bertaraf etmeye muktedir ve muvaffak oluruz. Bundan asla şüphen olmasın.”
Kısa bir girizgahın ardından kapsamlı ve sistematik bir inceleme yapılması yerinde olacaktır.
Devrimcilik ilkesi, klasik anlamda bir “inkılap” kavrayışının ötesinde, süreklilik arz eden, kendini yeniden üreten ve dogmatikleşmeye karşı bir zihniyet dönüşümünü hedefleyen özgün bir modernleşme tasarısıdır. Bu ilke, yalnızca belirli tarihsel reformların toplamı değil siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel alanlarda akıl ve bilimin rehberliğinde ilerlemeyi zorunlu kılan bir öğretidir. Atatürk’ün “İnkılap bir anda yapılır, fakat onu yaşatmak sürekli bir fikrî gayret ister.” anlamına gelen değerlendirmeleri, devrimciliğin statik değil dinamik bir karakter taşıdığını ortaya koymaktadır.
Devrimcilik ilkesinin laiklik ile ilişkisi, genellikle hukuk ve eğitim reformları çerçevesinde ele alınsa da bu bağ çok daha derin bir ayrışmayı ifade eder. Laiklik, yalnızca kurumsal bir ayrışma değil bilginin kaynağının vahiyden akla, gelenekten bilime kaydırılmasıdır. 1924 -1937 arasında gerçekleştirilen hukuk devrimleri bu bağlamda değerlendirildiğinde, Mecelle’nin tasfiyesi yalnızca hukuki bir değişim değil, devrimci bir zihniyet kırılmasıdır. Atatürk’ün İsviçre Medeni Kanunu’nun kabulü sürecinde “Bu metni kutsallaştırmayınız, gerekirse onu da değiştiriniz.” yönündeki uyarısı, devrimciliğin laiklikle birleştiği eleştirel aklı göstermektedir.
Halkçılık ile devrimcilik arasındaki ilişki ise diyalektik bir nitelik taşır. Devrimler halktan kopuk olamaz ancak halkın mevcut bilinç düzeyi de devrimci müdahale olmaksızın dönüşmez. Bu ikili ilişki, Atatürk’ün “Halka rağmen halk için” anlayışından bilinçli olarak uzak durmasını açıklamaktadır. 1930’lu yıllarda Halkevleri’nde yürütülen sosyolojik saha raporlarının doğrudan Çankaya’ya iletilmesi ve Atatürk’ün bu raporlar üzerinde kişisel notlar alması, halkçılığın devrimci politika üretiminde bir veri kaynağı olarak kullanıldığını göstermektedir.
Cumhuriyetçilik, devrimciliğin siyasal kurumsallaşma alanıdır. Saltanatın kaldırılması ve Cumhuriyetin ilanı, yalnızca egemenliğin kaynağını değiştirmemiş; siyasal meşruiyeti uhrevi temellerden kopararak toplumsal sözleşmeye dayandırmıştır. Atatürk’ün, 1922 yılında Meclis’te yaptığı kapalı oturum konuşmalarında “Egemenliğin bir kısmı dahi devredilemez.” vurgusu, devrimciliğin yarım reformlara tahammülsüzlüğünü gösterir. Bu yönüyle devrimcilik, cumhuriyetçiliğin korunmasını da içeren kurucu bir ilkedir.
Milliyetçilik ilkesi, devrimcilikle birlikte ele alındığında, geçmişe romantik bir ilgiyi değil; tarihsel süreklilik içinde bilinçli bir yeniden inşa sürecidir. Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi sıklıkla ideolojik girişimler olarak değerlendirilse de, Atatürk’ün bu çalışmaları mutlak doğrular olarak değil “araştırma tezleri” olarak görmesi dikkate değerdir. Nitekim dönemin bazı tarih çalışmalarına yönelik eleştirileri, milliyetçiliğin devrimci karakterinin sorgulayıcı ve açık uçlu olduğunu göstermektedir.
Devletçilik ilkesi ise devrimciliğin ekonomik ve yapısal boyutunu temsil eder. Atatürk devletçiliği, klasik liberalizmin piyasa fetişizmine indirgenemez. 1930 sonrası uygulanan karma ekonomi modeli, devrimciliğin pragmatik yönünün bir sonucudur. Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı hazırlanırken Sovyet uzman raporlarının yanı sıra Fransız planlama modellerinin de incelenmesi, devletçiliğin ideolojik değil, işlevsel bir tercih olduğunu ortaya koyar. Atatürk’ün “Devletçilik, ferdin gelişmesini engelleyen değil, onu mümkün kılan bir vasıtadır.” sözü, bu yaklaşımı özetlemektedir.
Sonuç olarak devrimcilik ilkesi; laikliğin barındırdığı özgürlüğü, halkçılığın toplumsal katılımını, cumhuriyetçiliğin siyasal egemenliğini, milliyetçiliğin ulusal bilincini ve devletçiliğin yapısal kalkınma anlayışıyla bütünleşmiş çok katmanlı bir dönüşüm projesidir. Bu ilke, tamamlanmış bir devrimler dizisi değil; her kuşağın yeniden üretmekle yükümlü olduğu tarihsel bir sorumluluktur. Atatürk’ün “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır; fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.” sözü, devrimciliğin kişilere değil, ilkelere dayalı sürekliliğini en çarpıcı biçimde ifade etmektedir.
Okuyucunun vicdani kanaatine tevdi olunmuştur…