Devletleşen Baas: Hafız ve Beşar Esad
Devletleşen Baas: Hafız ve Beşar Esad
Yazan: Selçukhan İsmail Özer 05.01.2026
Baas hareketi Suriye’de yalnızca bir ideolojik çıkış değil, aynı zamanda siyasetin içe çöktüğü bir dönemde toplumun kendisine yön aradığı bir zemin hâline geldi. 1940’ların Arap dünyasında yaşanan yenilgiler, mandater yönetimlerin bıraktığı kırılganlık ve bölgesel rekabetlerin yarattığı belirsizlik, Baas’ın düşünsel evresini hızlandırdı. Michel Aflaq ve Salah al-Din el-Bitar’ın yazdıkları yalnızca bir politik program değil, aynı zamanda Suriye’nin ruhunu yeniden kurma iddiası taşıyan yoğun bir fikrî çağrıydı. Fakat ülkenin yapısı, teorinin uzun yıllar laboratuvarda kalmasına izin vermedi. Suriye siyasetinin sarsıntıları, ideolojiyi kısa sürede ordunun, bürokrasinin ve sokaktaki gerilimin içine çekti.
1960’lara gelindiğinde Baas artık bir fikir okulundan çok, devletin henüz tam olgunlaşmamış damarlarına nüfuz eden bir hareketti. Darbeler zinciri, hizipler arası rekabet, ordu içindeki güç mücadeleleri Baas’ı kaçınılmaz biçimde siyasal bir aktöre dönüştürdü. Esad’ın yükselişinin temeli de bu dönüşümün tam ortasına denk geliyordu. O, teorisyen değildi entelektüel bir figür de değildi ancak devleti nasıl ayakta tutacağını bilen, güç ilişkilerinin nerede düğümlendiğini sezebilen bir liderdi. Suriye’nin kaderi de bu sezginin etrafında şekillendi.
1963 darbesi, siyasetin kulislerinden çıkarak artık bütün kurumların yönünü belirleyen yeni bir dönemin başlangıcıydı. Baas hareketi bu darbe ile birlikte devletin ideolojik omurgasına dönüştü. O tarihten sonra partinin belirlediği çizgi, yalnızca bakanlıklarda değil, okullarda, sendikalarda, üniversitelerde, mahkemelerde görünür hale geldi. Toplumun ritmi yavaş yavaş Baas’ın varlığını normalleştirmeye başladı. Ancak bu dönüşüm, 1966’daki hizip çatışmasına kadar tam bir istikrar sağlayamadı. Radikaller ile gelenekçiler arasındaki mücadele, Baas’ınhangi yöne evrileceğini belirleyen bir turnusol kağıdı gibiydi. Hafız Esad’ın içinde bulunduğu askeri kanadın güçlenmesi, partinin geleceğinin ideolojik değil, stratejik bir çerçevede çizileceğinin işaretiydi. Michel Aflaq’ın tasfiyesi, teori ile pratik arasındaki kopuşun simgesiydi. Baas artık bir kitap fikri değil, iktidarın taşıyıcı kolonuydu. Bu kolonun nasıl kullanılacağını belirleyen kişi de Hafız Esad’dı.
1970’teki Düzeltme Hareketi bir iktidar değişimi gibi görünse de aslında bir devlet inşasıydı. Esad, Baas’ın radikal söylemini geri çekip devletin istikrarını merkeze alan yeni bir siyasal dil yarattı. Arap birliği düşü artık bir coşku değil, temkinle anılan bir hatıraydı. Suriye kendi ayakta kalma gücüne yaslanan bir rejime evriliyordu. Baas’ın ideolojik tonu zayıfladıkça, devletin kurumsal mantığı güçleniyordu. Böylece Suriye, Arap milliyetçiliğinin tartışma alanı olmaktan çıkıp merkezi bir devletin yönetim modeline dönüştü.
Esad rejiminin üç sütunu ordu, istihbarat ve partiydi. Bunlar yalnızca güç odakları değil, aynı zamanda bir denge arayışının ürünleriydi.
Ordu, siyasal alanı gözeten bir mekanizmaya dönüşerek rejimin sigortası hâline geldi.
Muhaberat, görünmez ama dokunduğu her alanda hissedilen geniş bir ağ kurdu. Toplumsal ritmi ölçen, siyasal nabzı yoklayan, Suriye’nin görünür yüzünden çok gölgelerde çalışan bir yapıydı. Baas Partisi ise bürokratik hiyerarşinin siyasi çerçevesini oluşturdu. Parti üyesi olmak, yalnızca fikirsel bir bağlılık değil, sosyal güvencenin ve kariyerin ön şartıydı.
Esad tüm bu yapıyı, Suriye’nin çok katmanlı toplumsal dokusunu gözeterek inşa etti. Ülke yalnızca bir Sünni çoğunluğa değil, Alevi, Dürzi, Hıristiyan, İsmaili ve daha birçok küçük topluluğa ev sahipliği yapıyordu. Bu toplulukların hepsinin kendine özgü tarihleri, bağları ve hassasiyetleri vardı. Esad, devletin güvenlik mekanizmasının ağırlığını kendi toplumsal kökenine dayanan Alevi kadrolara teslim ederek sağlam bir çekirdek oluşturdu. Ancak ekonomiyi ve bürokrasinin daha geniş kademelerini seküler bir elit koalisyonuna emanet ederek rejime bir toplumsal dayanıklılık kazandırdı. Bu nedenle Esad yönetimi bir mezhep yönetimi değil, güç merkezlerini dengede tutan pragmatik bir otorite olarak ortaya çıktı.
Arap milliyetçiliği rejimin yüzünde duran bir ifadeydi ama içerde rejimin hareketini belirleyen unsur devlet refleksiydi. Lübnan’a asker gönderilmesi, Filistin meselesinde oynanan roller, 1980’lerde bölgesel krizlerde Suriye’nin ağırlığını artırdı. Ancak bu ağırlık bir milliyetçilik projesi üzerine değil, Suriye devletinin çıkarlarını merkeze alan bir siyasetin üzerine kuruluydu.
1982 Hama Olayı, rejimin sınırlarını belirleyen en sert kırılmaydı. Müslüman Kardeşler ayaklanması, Esad’ın gözünde yalnızca bir muhalefet değil, devletin bütünlüğünü tehdit eden bir kırılmaydı. Bastırma biçimi, rejimin güvenlik refleksinin ideolojik kaygıların çok önüne geçtiğini ortaya koydu. Bu olaydan sonra Baas artık siyasal tartışmanın zemini değil düzenin devamlılığını sağlayan kullanışlı bir aygıt haline geldi.
1980’ler ekonomik olarak Suriye’yi zorladı. Sovyet destekli kalkınma modeli daralmış, bürokrasi tıkanmış, devletçi ekonomi nefes almakta zorlanıyordu. Esad bu dönemde sistemi tamamen dönüştürmek yerine, var olan düzeni ayakta tutacak pragmatik yollar aradı. Baas Partisi ideolojik özünü büyük ölçüde kaybederek sadakat mekanizmasına dönüştü. 1990’larda Sovyetler Birliği’nin çökmesi, Suriye’yi dış politikada yeniden pozisyon almaya zorladı. Körfez Savaşı’nda koalisyona verilen destek, bu yeni pozisyonun göstergesiydi.
2000’de Hafız Esad’ın ölümü, Suriye’nin siyasal düzeninde bir boşluk değil, büyük bir belirsizlik yarattı. Beşşar Esad’ın görevi devralması, Suriye’nin yeni bir döneme gireceği beklentisini doğurdu. Eğitim geçmişi, modern bir çevrede yetişmiş olması ve teknokratik kişiliği, ülkenin daha esnek bir siyasal sürece gireceği yanılgısını güçlendirdi. Şam Baharı bu beklentinin somutlaştığı eğilimdi. Forumlar, dernekler, entelektüel çevreler, tartışma grupları kısa bir süreliğine nefes aldı. Ancak bu nefes küçük bir zaman aralığında kaldı. Güvenlik aygıtı rejimin kırmızı çizgilerini hızla hatırlattı. Esad’ın reform söylemi pratikte kontrollü birdüzenlemeye dönüştü.
2000’ler boyunca Suriye’nin büyük şehirlerinde bir ekonomik genişleme yaşandı. Modern mağazalar, bankalar, telekomünikasyon şirketleri ve özel hastaneler Suriye’ye yeni bir yüz kazandırdı. Bu yüz, uluslararası gözlemcilerde “Suriye değişiyor” hissi uyandırdı. Ancak bu değişim yüzeydeydi. Ekonomik artı değer, büyük oranda rejime yakın çevrelerde yoğunlaştı. Kırsal bölgeler kuraklık, işsizlik ve yoksullaşmayla mücadele ederken, şehirlerde rejimle organik bağ kuran yeni bir ticari sınıf yükseliyordu. Bu sınıfın varlığı modernleşmenin reklamını yaparken, devletin güvenlik mekanizması aynı dönemde çok daha görünmez ve çok daha yaygın hale geliyordu.
Muhaberat, Beşşar döneminde yalnızca izleyen değil, toplumu belirleyen bir mekanizmaya dönüştü. Protesto girişimleri daha ortaya çıkmadan bastırılıyor, üniversitelerdeki tartışma ortamı geriliyor, sendikalar, dernekler ve öğrenci grupları sürekli gözetim altında tutuluyordu. Değişim ancak rejimin sınırları içindeyse mümkün olabiliyordu. Bu sınır aşıldığı anda devlet refleksi önce uyarıyor, sonra susturuyor, sonunda görünmez bir çizgi çekiyordu.
2011 yılına gelindiğinde Suriye dışarıdan bakıldığında sakin, içeriden bakıldığında ise uzun yıllardır biriken gerilimlerin sessizce büyüdüğü bir ülkeydi. Yoksullaşan kırsal, büyüyen şehirler, derinleşen ekonomik eşitsizlik, sessiz ama yoğun bir gözetim mekanizması ve siyasal iddialarını kaybetmiş bir Baas. Bütün bu parçalar Suriye’nin artık bir eşikte olduğunu gösteriyordu. Kırılma, bir anda değil, yıllarca ertelenmiş bir gerilimin sonunda ortaya çıkacaktı...