Vazgeçişin Eşiğinde Bir Benlik Takası
Vazgeçişin Eşiğinde Bir Benlik Takası
Yeşim Türköz’ün Büyü Dükkanı eseri üzerine...
Yazan: Beyza Akgün 20.01.2026
Elde etmenin sınırlarının olmadığı büyülü bir dükkanın rüyası, bizi insanın en eski ve en tekinsiz rüyasıyla yüzleştirir: Her şeye sahip olabilme ihtimali. Ancak bu ihtimal, bir lütuftan ziyade "mutlak tatmin" vaadiyle bireyin kendi elleriyle ördüğü savunma kalelerini alaşağı etmesiyle nihayete erer. Kiminin şöhret, kiminin aşk, kimilerinin ise hırs elde etmek amacıyla dağları aşıp kapısını çaldığı büyü dükkanı; yaşlı adamın kulübesinden gelen tereyağı, çilek reçeli ve şekerli sıcak süt kokuları eşliğinde kollarını müşterilerine açar.
Dükkânın eşiğini aşan kimileri, raflardaki dilsiz heykellerin soğukluğuna sığınarak kendi yakıcı arzularından kaçmaya çalışır; kimileriyse satıcının yüzündeki derin çizgilerde kendi geçmişini görür, bir büyükbaba figürünün tesellisini arayarak savunma mekanizmalarını devreye sokarlar. Oysa tüm sınırlardan ve imkansızlıklardan münezzeh olan bu mekana gelenlerin bilmediği mühim bir şey vardır: Kendi benliklerine "muazzam" olarak tasvir ettikleri bir parçayı dahil edebilmek ve alışverişi nihayete erdirebilmek için, kendilerinden bir parçayı da burada bırakmaları gerektiği gerçeği. Zira dükkânın kapısından içeri giren her müşteri aslında bir alışverişin değil, geri dönüşü olmayan bir "vazgeçişin" eşiğindedir.
Müşterilerden bazıları, bilgeliğiyle büyü dükkanının sahibi olmaya hak kazanmış bu adamı belki de farkında olmadan küçümser ve fark edilmeyeceğini düşündükleri bir iç pazarlığın dünyalarına hasıl olmasına izin verirler. Bu iç pazarlık esnasında, zaten istediklerini elde etmeleri yolunda vazgeçmeleri gereken bir hususu pazarlık esnasında feda ediyormuş gibi davranmanın, onları ne kadar zeki kıldığını düşünürler. Elbette bu büyülü dükkan, bedelini de tüm diğer koşullar gibi kendisi belirler.
İstenen her "yeni" ,"eski"yi kurban etmeyi gerekli kılar. Cesaret isteyen, kaybetme korkusunu; hayatını yeniden yaşamak isteyen, tüm benliğini oluşturan anılarını; aşk isteyen ise aşkı yaşamak için gerekli olan tutkusunu feda etmeye razı gelir. Esasında öykünün en derin katmanı da bu takasın yarattığı o ağır tereddütte saklıdır: İnsan, arzuladığı şeye kavuşmak için neleri feda etmeyi göze alabilir? Satıcı ile karşı karşıya kalan müşteriler, yaşlı adamın onlara verdiği sınırsız düşünme süresi boyunca kendi çıplak hakikatleri ile yüzleşmek zorunda kalırlar. Tüm bu süre zarfında müşteri, kabullenmekten korktuğu gerçekler ile baş başa kalır ve ruhlarımızın derinlerine işleyen yaraların yerine kusursuz anıları yerleştirmenin bir tür varoluşsal intihar olduğunu kabul eder. Büyü dükkanının bilge sahibinin hikayeleri ve metaforları etrafında şekillenen öykü, müşterilerin mutlak bir farkındalık şuuruna kavuşmaları ile nihayete erer.
Sevgilisi ile olabileceği bir hayatı seçebilmek adına karısı ve çocuğundan vazgeçebilmek için cesaret isteyen adam, o cesarete sahip olduğu vakit onu; sevgilisinden vazgeçmek ve çocuğunu terk etmeyeceği bir hayatı seçmek için kullanacağını; hayatını en baştan yaşamak isteyen adam, anıları karşılığında bu isteğine kavuşursa "Geçmişini hatırlamayanlar, onu bir kez daha yaşamak zorunda olurlar." sözü tarafından yeni yaşamının da şekilleneceğini ve yaşayacağı bu yeni hayatın sonunda da büyü dükkanının yolunu tutacağını; aşk isteyen kadınsa pazarlık esnasında ilk tutkudan ve karşılıklı aşktan vazgeçip asıl istediğinin koşulsuzca sevilme ihtiyacı olduğunu pazarlığın sonunda anlar.
Dükkan sahibinin müşterilerini bu farkındalığa ulaştırabilmek için gösterdiği tüm çabalar, esasında yıllar önce bir pazarlık esnasında yaptığı geri dönüşü olmayan bir hatanın telafisi niteliğindedir. Bir gün denizlere hükmeden bir adam uzak diyarlardan çıkagelir ve büyü dükkanından ilginç bir talepte bulunur: Yüreğinin temkinlilik ile dolup taşmasını ve akabinde deniz tutkusunun kendisinden sökülüp alınmasını ister. Henüz büyü dükkanında satıcılık yapmaya yeni başlamış, kibrini tam anlamıyla yok edememiş satıcı; gençliğinin vermiş olduğu üstten bakış ile birlikte adamın tutkusunu alır fakat adama, bunu geri istemek için geri döneceğini söyler. Öyle de olur. Aradan iki-üç yıl geçer; tutkusu alınmış denizci, perişan bir halde büyü dükkanına gelir. Tutkusunu geri ister, temkinliliğini ise dükkanda bırakıp uzaklaşır. Gençliğinin kibrine yenik düşen satıcı, bunun sonuçlarını mukayese etmeden kazandığı kumarın sevinci ile adamın tutkusunu geri verme hususunda tereddüt dahi etmez. Aradan birkaç gün geçer, denizcinin ölüsü kıyıya vurur. Satıcı ile müşterinin oynadığı kumar; bahsin değil, bir hayatın yitirilmesi ile sonuçlanır. O gün büyü dükkanının sahibi anlar ki: Vazgeçtiği tutkusuna yıllar sonra kavuşan insan, o tutkuyla ne yapacağını bilemeyip kendini heba eder. Tüm bu yitimler bir karmaşanın ve süslü cümlelerin içinde değil, gayet sade bir dille ifade edilir.
Yeşim Türköz’ün "Büyü Dükkanı (Magic Shop)" adlı bu öyküsü; esasında bir psikoterapi yaklaşımından aldığı adını, psikoterapi seanslarında danışanların en fazla istedikleri şeyi almayı ümit ederek gelip en çok ihtiyaç duydukları şeyi alarak gitmelerini ustaca yansıtan bir nitelik taşır. Bu bağlamda dükkândan eli boş çıkan müşterilerin adımlarında artık eski bir pişmanlığın ağırlığı değil, bedeli ödenmiş bir hayatın hafifliği vardır. Yeşim Türköz, psikoterapi ve edebiyatı buluşturduğu bu anlatımıyla bize; yaşamanın en saf hali, bir dükkânda her şeye sahip olabilecekken kendi eski, yaralı ama "gerçek" ruhunu seçerek çıkmaktır anlayışını fısıldar. Nihayetinde Büyü Dükkanı; hayatın sadece elde edilen zaferlerden ibaret olmadığının, bazen kim olduğumuzu unutmamak adına vazgeçtiğimiz o muhteşem hayallerin bizim kim olduğumuzu tanımladığının mutlak ve edebi bir tasviridir.