Bir Elde Tüfek, Diğerinde Oy Pusulası: Kuzey İrlanda’da Şiddet ve Siyaset
Bir Elde Tüfek, Diğerinde Oy Pusulası: Kuzey İrlanda’da Şiddet ve Siyaset
Yazan: Emir Yıldırım 08.01.2026
Tarihin her noktasında bir kaynar kazandan farkı olmamış olan Kuzey İrlanda için seneler 1972’yi gösterdiğinde bölgenin kaderini uzun yıllarca etkileyecek olan “Kanlı Pazar” olayı yaşandı. Derry sokaklarında 13 sivilin bir protesto esnasında İngiliz askerlerince öldürülmesi, IRA’in buna karşılık olarak gerçekleştirdiği “Kanlı Cuma” saldırısında hayatını kaybeden 9 sivil, Stormont rejiminin çöküşüne ve “Official IRA” ve “Provo IRA” gibi uzun yıllar boyu yeraltında varlık gösteren silahlı örgütlerin yükselişine sebep oldu. Yerel parlamentonun feshiyle birlikte bölgenin doğrudan Londra’dan yönetilişi bölgedeki “siz-biz” ayrımını daha da körükledi.
1970’lerin başındaki kaos ortamında, IRA sadece askeri değil, stratejik bir kabuk değişimine gitti. Kısa vadeli bir zaferin mümkün olmadığını gören örgüt, "Yeşil Kitap" adını verdikleri doktrinle "Uzun Savaş Stratejisi"ni benimsedi. Bu stratejinin temel amacı, Kuzey İrlanda’yı İngiliz hükümeti için yönetilemez hale getirmek, ekonomiyi felç etmek ve İngiliz halkı arasında "orada ne işimiz var?" sorusunun soruluşuna sebep olacak bir yıpratma savaşı yürütmekti. Bu dönemde IRA’nın operasyonel kabiliyeti uluslararası bir boyut kazandı. Başta Libya lideri Kaddafi’den gelen tonlarca silah ve patlayıcı desteği, örgütü Avrupa’nın en donanımlı paramiliter yapılarından biri haline getirdi. ETA, FKÖ ve hatta FARC gibi örgütlerle kurulan temaslar, militanların eğitiminden patlayıcı teknolojisine kadar geniş bir yelpazede "terörün küreselleşmesini" simgeliyordu. Ancak bu askeri profesyonelleşme, sahadaki militan profilinin genellikle işsiz ve çok genç gençlerden oluşması nedeniyle, sık sık sivillerin de hayatını kaybettiği operasyonel facialara ve kamuoyu desteğinin sarsılmasına neden oluyordu.
Londra hükümeti, IRA’nın bu stratejisine karşı 1969-1997 yılları arasında üç temel politika izledi. İlki, yargısız tutuklama anlamına gelen ve ilk yazıda kısaca bahsettiğimiz Internment idi. Bu uygulama, suçsuz sivillerin de toplama kamplarına alınmasıyla milliyetçi duyguları daha da körükledi yani ilk planın başarısızlığına sebep oldu. İkinci adım, 1975 sonrası devreye alınan "Ulsterizasyon" oldu. Bu politika ile İngiliz ordusu geri plana çekiliyor, ön saflara yerel polis (RUC) ve Ulster Savunma Alayı yerleştiriliyordu. Hedef, çatışmayı "İngiltere ile İrlanda arasında bir savaş" olmaktan çıkarıp "İrlandalılar arası bir iç güvenlik sorunu" olarak sunmaktı. Bu stratejilerin sonuncusu olan 'kriminalizasyon' ise bölgeyi yazının ilerleyen kısmında ele
aldığımız kritik bir kırılmaya sürükleyecekti.
1970’lerin sonundan itibaren strateji değişikliğine giden IRA, savaşı doğrudan Britanya bürokrasisinin ve kamuoyunun kalbine taşıma kararı aldı. Bu yeni dönemin en sarsıcı gelişmesi, 1979 yılında Kraliyet ailesi mensubu, eski Hindistan Genel Valisi ve Kraliçe'nin kuzeni olan Lord Mountbatten’ın, İrlanda kıyılarında teknesine yerleştirilen bombanın patlatılması sonucu suikasta uğraması oldu. Bu olay, savaşın sadece sokak çatışmalarından ibaret kalmayacağını, Britanya’nın en dokunulmaz kabul edilen sembollerine kadar uzanacağını dünyaya gösterdi. Bu eylemi takip eden süreçte saldırılar daha da arttı. 1982 Hyde Park saldırısı, ünlü “Bugün şanssızdık ama bizim bir kere şanslı olmamız yeterli. Sizin her seferinde şanslı olmanız gerekiyor” sözünün söylendiği Başbakan Thatcher’a yönelik 1984 Brighton otel bombalaması ve 1990’ların başında Londra’nın finans merkezi olan The Baltic Exchange’in havaya uçurulması, Britanya devletine hem siyasi bir meydan okuma oluşturdu hem de ekonomiye milyarlarca sterlinlik zarar verdi.Ayrıca belirtmek gerekir ki çatışmalar sadece IRA ve İngiliz ordusu arasında geçmiyordu.
Birleşik Krallık ile birlik içinde kalmayı savunan Protestan kesimin silahlı gücü olan Ulster Savunma Birliği (UDA) ve Ulster Gönüllü Gücü (UVF), IRA eylemlerine karşılık saldırgan eylemlere yöneldi. İrlandalı mahallelerine yönelik saldırılar ve sivil infazlar, bölgedeki etnik- mezhepsel bölünüşe sakinleşme fırsatı tanımadı.
Bütün bu olaylarla eş zamanlı gelişen bir diğer konu ise bahsettiğim üç stratejinin sonuncusu olan ve bölgede en çok tartışma yaratan IRA militanlarını siyasi mahkûm statüsünden çıkarıp "adi suçlu" olarak tanımlanması hamlesi oldu. Bu hamle, 1981 yılında dünya tarihine geçecek olan Açlık Grevlerini tetikledi. Bobby Sands liderliğindeki 10 IRA mahkûmunun ölümüyle sonuçlanan bu süreç, İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher’ın tavizsiz tutumuyla birleşince, IRA’nın siyasi kanadı Sinn Féin’e devasa bir seçim başarısının kapılarını araladı. Artık çatışma
sadece sokakta değil, sandıkta da verilecekti.
1981’deki Sinn Féin konferansında, partinin halkla ilişkiler sorumlusu Danny Morrison şu
sözlerle Kuzey İrlanda’nın ilerleyen yıllardaki politikasını halka aktarmış oldu: “Bir elimizde oy pusulası, diğer elimizde Armalite (tüfek) varken İrlanda'da iktidarı ele geçirmemize kim itiraz edebilir?”
Bu sözle birlikte "Armalite and Ballot Box" (Tüfek ve Oy Pusulası) stratejisi resmen başladı. Artık IRA askeri operasyonlarını sürdürecek, Sinn Féin ise seçimlere girerek bu eylemlerin siyasi "hasadını" yapacaktı. Bu çift kulvarlı strateji, İngiltere’yi hem askeri hem de diplomatik olarak köşeye sıkıştırmayı hedefliyordu.
Sinn Féin, sadece ulusal çapta değil, mahalle düzeyinde de örgütlenmeye başladı. Katolik mahallelerindeki yoksulluk, konut sorunları ve polis şiddeti gibi gündelik meseleleri sahiplendiler. Sinn Féin temsilcileri, devletin ulaşmadığı yerlerde halkın sorunlarını çözen birer "sosyal hizmet uzmanı" gibi çalışarak sadık bir seçmen kitlesi inşa ettiler. 1983’te Gerry Adams’ın Belfast’tan milletvekili seçilmesi, partinin artık görmezden gelinemeyecek bir güç olduğunu kanıtladı. Siyasi başarı arttıkça, IRA içerisindeki denge de değişmeye başladı. Siyaset kulvarında ilerleyen Gerry Adams ve Martin McGuinness gibi isimler, "saf askeri zaferin" imkânsız olduğunu, ancak masada kazanılacak bir zaferin kalıcı olacağını savunmaya başladılar. Bombalı eylemlerde sivillerin ölmesi, Sinn Féin’in oylarını düşürüyordu. Bu durum, siyasi kanadın IRA üzerinde "daha kontrollü eylem" baskısı kurmasına neden oldu.
1990’ların başında Sinn Féin artık Kuzey İrlanda’daki Katolik nüfusun en az üçte birini temsil ediyordu. Elde ettikleri bu kazanımların sonucu olarak silahlarını bırakmaları durumunda mücadelelerini siyasi arenada sürdürebilecekleri durumu her geçen gün hem örgüt içinde hem halk arasında daha çok kabul görüyordu. Uzun tartışmaların ve görüşmelerin sonunda 1994 yılında ilan edilen ateşkes, 1998’de imzalanan "Hayırlı Cuma" Antlaşması ile taçlandı. Bu antlaşma, elli yıllık Birlikçi tahakkümünü sona erdirirken, IRA’nın da 2005’te sonlanan silahsızlanma sürecine girmesini sağladı. 1969-1998 yılları arasında 3500’den fazla cana mal olan bu dönem, sadece bir barış antlaşmasıyla değil, toplumun her iki kesimindeki "şiddet yorgunluğu" ve siyasi temsilin silaha galip gelmesiyle sona erdi.