Herkese Selam, Sana 63 Yıldır Hasretle
Herkese Selam, Sana 63 Yıldır Hasretle
Yazan: Delfin Su Yurtseven 03.06.2026
Sabah uyanıyorsunuz, ekrana bakıyorsunuz ve göğsünüzde o tanıdık ağırlığı hissettiğiniz oluyor mu? Ya da metroda veyahut bir kafede birbirimizin yüzlerine kaçamak bakışlarla bakarken aynı sessiz yorgunluğu paylaşıp memleket meseleleri yüzünden ‘Artık güzel günleri görmek hayal’ dediğimiz yorgun zamanlardan geçiyoruz. Neredeyse ‘umut bitti’ diyeceğimiz ince çizgide yürürken 63 yıl öncesinden bugünlere, sürgündeki bir şair mısralarıyla, en gür sesi ile bizlere seslenmeye devam ediyor. Nazım Hikmet, bugün sadece bir edebiyat çınarı olarak değil, ‘Onlar ki toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çokturlar’ ile geçmişe dönüp haykıran, ‘Sen yanmasan, ben yanmasam, biz yanmasak nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?’ diyerek bugüne seslenen, ’En güzel günlerimiz henüz yaşamadıklarımızdır’ ve ‘Hoş geldin bebek yaşama sırası sende’ mısralarıyla yarınlara olan inancını tüm olumsuzluklara rağmen inancından vazgeçmeden haykıran umuduyla seslenir bize.
Şimdi o zaman Nazım’ın satırlarında tekrardan bu toprakların umudunu ve en karanlık gecede bile aydınlığı görebilme cesaretini kendimizde bulmanın ve onu kendi dilinde okumanın ne büyük bir şans olduğunu hazırlamanın zamanıdır.
İmtiyazlı bir dünyadan gelip Anadolu’nun yoksul ama onurlu insanıyla yüz yüze gelince, önyargılarını ve seçkinlik duygusunu bir kenara bırakıp kalıplara sığamayınca Türk şiirinde heceyi ve aruzu geride bırakan tam da kendine yakışacak bir şekilde köklü bir dönüşümün öncüsü olmuştur. İdeolojisini sadece siyasi metinlerle değil, insana, kadına ve hayata duyulan tutkulu bir estetikle harmanlayan "Romantik Komünist" kimdir?
Nazım Hikmet, Gençlik Yılları
1.Perde: Kalpaksız Bir Sevdadan “Vatan Hainliğine”
Onun hayatı, dekoru durmadan değişen ama trajedisi hep aynı kalan üç perdelik bir oyun gibidir.
Şair kendi hayatını şu dizelerle özetler:
“1902’de doğdum
doğduğum şehre dönmedim bir daha
geriye dönmeyi sevmem
üç yaşımda Halep’te paşa torunluğu ettim
on dokuzumda Moskova’da komünist Üniversite öğrenciliği
ve on dördümden beri şairlik ederim”
Nazım, 1902’de Selanik’te imtiyazlı diyebileceğimiz entelektüel bir ailede doğuyor. Heybeliada Bahriye Mektibi’ni bitirip deniz subayı oluyor ancak sağlık sorunları nedeniyle hayatını bu yol üzerinde şekillendirme fikrinden vazgeçiyor. Bu vazgeçiş, İstanbul’un işgal altında olduğu döneme denk gelmesiyle beraber bu gidişata sessiz kalamayarak arkadaşı Vâlâ Nureddin ile birlikte Anadolu’ya Milli Mücadeleye katılmak üzere yola çıkıyorlar. Ankara’ya ulaştıklarında yolları Mustafa Kemal ile kesişiyor. Mustafa Kemal, iki arkadaştaki gördüğü yetenek ve vatan sevgisi üzerine onlara şu tarihi nasihatta bulunur: ”Bazı genç şairler modern olalım diye gayesiz şiirler yazıyorlar. Sizden ricam, gayeli şiirler yazınız.” İşte bu nasihat Nazım için bir nevi dönüm noktası oldu.
Ankara hükümeti tarafından Bolu’ya öğretmen olarak atandığında, Anadolu insanının çıplak gerçeğiyle, yoksulluğuyla ve aynı zamanda da bağımsızlık için gösterdiği o onurlu dirençle yüz yüze geldi. Bu farkındalık onun şiirini üst tabakadan indirip halkın bağrına taşımasındaki temel inanç oldu. Yıllar sonra kaleme alacağı Kuvâyi Milliye Destanı,aslında Mustafa Kemal’in o gün verdiği nasihattaki gayeli sanatın, memleket gerçeğiyle birleştiği somut bir zirveydi. Nazım,bu toprakların bağrında yetişen o en destansı direnişi yazarken belki başında bir kalpağı yoktu ama ruhu bağımsızlık ateşi ile yanıyordu.
Ancak bu memleket sevdası mısra mısra kağıda dökülürken, Nazım kendisini bir anda uydurma iddialarla zifiri bir karanlığın içinde buldu. Askeri isyana teşvik suçlamasıyla, o destansı hürriyeti için canını ortaya koyduğu topraklarda zincire vurulmayı gururuna yediremiyordu. 1938 yılında,
parmaklıklar ardındaki o en çaresiz ama en dik anında, Ankara’da yollarının kesiştiği o lideri hatırladı. Umudunu kaybetmeden Çankaya Köşkü’ne, Mustafa Kemal Atatürk’e şu sarsıcı mektubu yazdı:
Türk Ordusunu ‘isyana teşvik’ ettiğim iddiasıyla 15 yıl ağır hapis cezası giydim. Şimdi de Türk Donanmasını ‘isyana’ teşvik etmekle töhmetlendiriliyorum. Türk inkılabına ve senin adına and içerim ki suçsuzum. Askeri isyana teşvik etmedim… Deli, serseri, mürteci, satılmış, inkılap ve yurt
haini değilim ki bunu bir an olsun düşünebileyim. Askeri isyana teşvik etmedim. Senin eserine ve sana, aziz olan Türk dilinin inanmış bir şairiyim. Sırtıma yüklenen ve yükletilebilecek hapis yıllarını taşıyabilecek kadar sabırlı olabilirim. Büyük işlerinin arasında seni bir Türk şairinin felaketi ile alakalandırmak istemezdim. Bağışla beni. Seni bir an kendimle meşgul ettimse, alnıma vurulmak istenen bu ‘inkılap askerini isyana teşvik’ damgasının ancak senin ellerinle silinebileceğine inandığımdandır. Başvurabileceğim en inkılapçı baş sensin. Kemalizm’den ve senden adalet istiyorum. Türk inkılabına ve senin başına and içerim ki suçsuzum.
İşte tarihi bir paradoks burada başlar. Mustafa Kemal’in çağrısıyla Anadolu’ya koşan, onun ricasıyla gayeli yani memleket dertlerini benimseyen şiirler yazmaya başlayan, o büyük kurtuluşu mısra mısra kâğıda döken ve Mustafa Kemal Atatürk’e böyle bir mektubu yazan bir şair, nasıl olur da aynı sistem tarafından bir gecede “vatan haini" ilan edilebilir?
Nazım Hikmet Hopa Cezaevinde, 1928
Somut hiçbir suç delili yokken sırf askeri öğrencilerin dolaplarında şiir kitapları bulundu diye ömrünün 13 yılını demir parmakların arkasında eriten Nazım Hikmet. Oysa o karanlık hücrelere bile teslim olmamış, memleketine olan inancını, istasyonlardaki memurları, mahkumları, köylüleri ve fabrikadaki işçileri anlattığı o devasa “Memleketimden İnsan Manzaraları” eserini duvarlara kazımıştı. Kendisini dört duvar arasına kapatan dünyaya inat ülkesinin tüm renklerini, acılarını ve umutlarını kâğıda dökmeye devam etti.Hayatı cezaevleri ve ardından gelen zorunlu Moskova sürgünüyle iki bölünmüştü fakat ruhundaki ve kalbindeki vatan sevgisi her zaman baki kalmıştır.
Bu tezat durumlarından ortasında, ezber bozan bir hukuk insanı ile karşılaşırız; Eski Yargıtay Başsavcı Vekili ve ilerleyen yıllarda Demokrat Parti milletvekili de olacak olan Mehmet Ali Sebük. Nazım’ın uydurma iddialarla çarptırıldığı 28 yıllık ağır hapis cezası dosyasını incelediğinde dehşete düşen Sebük, Vatan gazetesinde yazdığı 11 günlük yazı dizisiyle adli skandalı halka duyurmuştur. Kendisi antikomünist çizgide durmasına ve sağ çizgide siyasette yer almasına rağmen ,yükselen tepkilere “Ben onun düşünceleriyle değil, uğradığı adaletsizlikle ilgileniyorum.” diyerek hukukun onurunu korudu. Mehmet Ali Sebük ve annesi Celile Hanımın açtığı bu yol, Halide Edip’ten Adnan Adıvar’a, Falih Rıfkı Atay’dan Orhan Veli, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Sait Faik’e kadar uzanan ve fikirler ne olursa olsun adelete inanan aydınları harekete geçirdi ve 13 yılını hapishanede geçiren şairin 1950’lerdeki af ile özgürlüğüne kavuşmasının yolunu açtı. Nazım’ın haklılığı ve memleket sevdası, ideolojilerin dar ve sığ kalıplılarıma sığmayacak kadar ortak bir değer olduğu konusunda da bir düşünce doğmuş oldu böylelikle.
2.Perde: Dünyayı, Kadınları ve Memleketi Sevebilmek
Nazım’ı sadece siyasi kavgalarla ya da mahkeme salonlarıyla anlatmak onun portresini eksik çizmek olur. O,kendi hayatının sahnesinde sürekli kostüm değiştiren çok karakterli bir bütündür. Bir yanıyla memleketini hücre hücre yaşayan bir vatansever, diğer yanıyla da dünayaya ve kadına sırılsıklam aşık bir romantiktir. Dönüp baktığı zaman yaşadığı onca çileye ,kırgınlığa ve ayrılığa rağmen hayata hiç küsmemiş aksine ömrünü şu sözlerle özetlemiştir: “ Pişman değilim yaşadıklarımdan, öfkem belki de yaşayamadıklarımdan…”
Onun şiirlerinde memleket sevdası ne kadar gerçekse aşk da o kadar
etten, kemikten ve derindir. Hayatına giren her kadın onun Türkçesinde
ölümsüz bir yer kazanmıştır.
Celile Hanım ve Yahya Kemal Gölgesi
Nazım’ın hayatındaki bu fırtınalı aşklar aslında onun ruhuna daha çocuk
yaşlarda bir genetik mirasmışçasına işlenmişti. Çünkü o, Türk edebiyatının en tutkulu ve en trajik aşk hikayelerinden birinin tam ortasında büyümüştür. Annesi ressam Celile Hanım ile şiir hocası Yahya Kemal Beyatlı’nın sevdası. Heybealiada Bahriye Mektebi’nde genç Nazım’ın hocası olan Yahya Kemal, Cemile Hanım’a sırılsıklam aşık olmuş bu büyük aşk Nazım’ın büyüdüğü evin koridorlarında gizlice filizlenmişti. Durumu fark eden genç Nazım’ın, hocasının pardesüsüne bıraktığı not aslında onun bu aşka karşı ödün vermeyen ve hırçın karakterinin bir göstergesiydi “Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz.” Celile Hanım, aşkı uğruna her şeyi göze alan asil, dik duruşu ve nihayetinde Yahya Kemal’in bu evlilikten korkması yüzünden bu sevda hüsranla bitmiştir. Annesinin yaşadığı tutukuyu ve ardından gelen o derin, sessiz kırgınlığı izleyerek büyüyen şair aşkı hiçbir zaman sakin bir liman göremedi. Onun için aşk, tıpkı annesinin aşkında olduğu gibi şiirlerle beslenen, toplumsal kalıplara meydan okuyan, baştan aşağıya yakan ama hep bir parça trajedi, kaçış ve ayrılık barındıran kaçınılmaz biri duyguya dönüştü.
Nazım Hikmet ve Annesi Celile Hanım, 1924
Birine Herkes Gibisin Demek
Nazım’ın aşk hayatı gençlik yıllarında Moskova günlerinde başladı. Arkasından Moskova’ya kadar gittiği ilk eşi Nüzhet Hanım. Büyük bir tutkuyla başlanılan bu aşkta ayrılık kaçınılmaz oldu. Nazım memlekete döndüğünde Nüzhet Hanım’ın başka biriyle evlendiğini öğrendi. Ve bu sarsıntı Türk edebiyatının en sitemkar ,en gurulu vedalarından birine neden oldu. Seneler sonra bizler bu sitemkar vedayı kader ortaklıkları var diyebileceğimiz Cem Karaca’nın da sesinden duyacağız.
“Gözlerim gözünde aşkı seçmiyor
Onlardan kalbime sevda geçmiyor
Ben yordum ruhumu biraz da sen yor
Çünkü bence şimdi herkes gibisin.
Yolunu beklerken daha dün gece
Kaçıyorum bugün senden gizlice
Kalbime baktım da işte iyice
Anladım ki sen de herkes gibisin
Büsbütün unuttum seni eminim
Maziye karıştı şimdi yeminim
Kalbimde yok bile senin için kinim
Bence şimdi sen de herkes gibisin”
Birine herkes gibisin diyebilmek, Nazım diyebilmiş işte.
Seni 101 Yıl Ceza Alsan Yine Beklerim!
Nüzhet’ten sonra gelen,yüreğine onca bekleyişi ve yalnızlığı sığdıran
kadın: Piraye, kızıl saçlı Piraye. Nazım onun gözlerine bakarken dünyayı yeniden keşfeder ve onun sadece bir eş değil yol arkadaşı olduğunu söylerdi. Nazım için Pirayesi adeta bir durmak bilmeyen devinimin kaynağıydı.
Nazım için Piraye’yi sevmek :
“Ne güzel şey seni hatırlamak seni:
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken…”
Tam düzenleri oturmuşken tutuklanma gecesiyle Nazım ve Piraye’nin on iki yıllık mapusluk özlemi başladı. Piraye evde dikiş dikip yoksullukla savaşırken, Nazım’a gönderdiği bir mektupla tarihe geçecek bir yemin ediyordu: “Seni bir yıl değil, 101 yıl ceza alsan yine beklerim.”
Nazım da hücreden ona umut fısıldıyordu:
”Yaşamak ümitli bir iştir sevgilim,
yaşamak seni sevmek gibi ciddi bir iştir…”
Ancak dışarıdaki çürümüş düzene öfkesi de büyüktü, parmaklıkların ardında
bir isyanla seslendi Piraye’sine:
“Sana düşman, bana düşman ,
düşünen insana düşman,
vatan ki bu insanların evidir,
sevgilim,onlar vatana düşman…”
Yine de teslim olmadı ümitsizliğe biliyordu ki o hürriyet gelecekti
“Ve elbetteki,sevgilim, elbet
dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,
dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle: işçi tulumuyla
bu güzelim memlekette hürriyet…”
Fakat Bursa Cezaevi’nde zaman durmuşken, dayısının kızı olan Münvver’in ziyaretleri başladı. Tutkuya dönüşen bu aşk yüzünden Nazım,Piraye’ye ayrılık mektubunu yazdı.Sonra Münevver’den darbe yiyince büyük bir pişmanlıkla Piraye’ye tekrardan yalvardı: “Yeryüzünde hiçbir insan, hiçbir insan benim sana yaptığım kötülüğü yapmamıştır. Bütün bunlara rağmen gel…”. Açlık grevindeyken Piraye onu hastanede ziyaret etti ama kapıdan Münevver girince Piraye o odadan ve Nazım’ın hayatından sonsuza kadar çıktı. 1930’da başlayan aşk 1950’de noktalandı ve “Nazım’ın Piraye’si “bir daha hiç evlenmedi.
Nice Nice Yıllara
1951’de serbest kalan Nazım, Münevver ile yeni bir hayata başladı ve oğulları Memed dünyaya geldi ancak baskılar yüzünden memleketten kaçmak zorunda kaldı. Sürgündeyken, bir kestane ağacının altında otururken kalbi hep Türkiye’de ve geride bıraktığı oğlu ile Münevver de oldu.
“Sade seni düşündüm kestane altında
Sade seni, yani Memed’i
Sade seninle Memed’i, yani memleketi!”
Uzaklardan oğlu Memed’in annesinin doğum gününü şu dizelerle kutladı:
“Yapraklara, dallara, yeşillere,allara
nice nice yıllara gülüm
nice nice yıllara"
Sürgündeki Doktor: Galina
Nazım artık fiziksel olarak özgürdü ama memleketinden uzakta göğüs ağrılarıyla boğuşuyordu.Moskova’da sanatoryuma yatırıldığında hayatına giren Dr. Galina Pozdnyakova girdi. Hem doktoru hem de yoldaşı olan Galina ile sekiz yıl boyunca sürgünün acısını dindirecek belki de hayatının en sakin aşkı yaşayarak sadık bir liman paylaştı yine belki de bundandır ki bu sakin aşktan bizlere pek eser kalmamıştır.
Yüreğimde Senin Resmini Ben Yapacağım
Ve ömrünün son demlerinde kendisinden yaşça küçük olan o kadına; Vera Tulyakova’ya delilerce biraz da çocukça bir aşk besledi. Başka bir kadına aşık olduğunu Galina’ya dürüstçe söyleyip tüm mal varlığını ona bırakarak Vera’sına koştu. Nazım, Vera’nın dünyasındaki her şeyi güzelleştirdiğine inanıyordu.
“Bu şehir güzelse senin yüzünden,
bu elma tatlıysa senin yüzünden,
bu insan akıllıysa senin yüzünden…”
Nazım bir ressam değildi ama aşkındandır ki Vera’nın resmini onun çizebileceğini inanıyordu.
“Kimseler yapamaz senin resmini,
sen kendi resmini kendin de yapamazsın.
Bir açılıp bir kapanır kapılar yüreğinde
senin resmini ben yapacağım!”
3 Haziran 1963 sabahında Mavi Göz Dev aramızdan ayrıldığında arkasında Vera’sına yazdığı son şiiri kaldı:
“Gelsene dedi bana
Kalsana dedi bana
Gülsene dedi bana
Ölsene dedi bana
Geldim
Kaldım
Güldüm
Öldüm”
Nazım’ın ardından Vera, o acı sabahı ve tabutu başındaki yalnızlığını şu sözlerle günlüğüne dökecekti:
“Cenaze için hazırlanmış hareketsiz yüzünü anımsıyorum. Ölüm bozmamıştı onu. Sonra bir gölge düştü yüzüne ansızın ve homurdandı yüzün. Burnunun ucu kıvrıldı ve sen yaşadığın zamankinden daha çok benzedin Türk’e. Sana baktım ve rahatsız eden şeyi anladım. Sessizce yalvarıyordum etrafındakilere ‘Bitirin artık ne olur, acele edin görmüyor musun dayanamıyor’ diyordum, ama kimse işitmiyordu beni. Hayvarlı küçük sandviçler ikram ediyorlardı…”
Nazım’ın aşklarını onun şiirleriyle anlatmanın onun hatırasına yakışacağına olan inancımdandır hayatının 2. perdesinde onu eserleriyle anlatmayı tercih ettim.
3.Perde: Sürgünde Dünya Pasaportu ve”Hainlik” Madalyası
Nazım’ın Bursa Hapishanesi’ndeki direnişi ve başlattığı açlık grevi sadece bu toprakların aydınlarını değil, sınırları aşarak dünyanın çeşitli kültür başkentleri diyebileceğimiz şehirlerini de hareket geçirdi. 1950 yılında Paris’te, insanlığın ortak inancını temsilen bir komite kuruldu ve dünyanın kültür dehaları, o güne kadar eşine çok az rastlanan bir imza kampanya başlattılar. Pablo Picasso, fırçasını bu kez Nazım’ın özgürlüğü için kâğıda vururken Jean- Paul-Paul Sartre, Albert Camus,Simone de Beauvoir ve Tristan Zara gibi çağın kültür yönünü çizen entelektüeller dünyaya karşı ortak bir haykırışta bulundu: "Nazım Hikmet’i serbest bırakın çünkü onun hapsedilmesi insanlığın şiirine ve sanatına vurulmuş bir kelepçedir." Dünyanın dört bir yanından yükselen bu haykırış ve daha öncesinde bahsedilen Türkiye’deki haykırışlar Ankara’nın bürokisinde ses getirdi ve şairi özgürlüğe taşıyan affın kaldıracı oldu.
Ancak bütün bu yasakların, sürgünlerin ve cezaların Nazım için tarihin bir trajik ironisine dönüşmesine olanak sağladı “Yazılarım 30-40 dilde basılıp Türkiye’mde, Türkçemle yasak…” Dünya onun sesini ve şiirini kendi diline taşırken, o kendi anadilinin coğrafyasında şiirlerinin ve sanatının yok sayılmasını yaşıyordu.
“Vatan Haini “ olabilmek
1950 affıyla gelen o çok sesli özgürlük ne yazık ki uzun süremedi. 50 yaşında kalp hastası olan bir adam olarak yeniden askere çağrılması Nazım’ın memleketinden insan manzaralarından uzakta kalmasındaki son damla oldu. Bir suikasta kurban gitme korkusuyla karşı karşıya kalınca Nazım, çözümü Karadeniz’den bir gece yarısı zorunlu sürgün ile bulacaktı ve bu bulduğu çözümün hemen akabinde Nazım Hikmet çok sevdiği vatanından,toprağından ve insanından uzaklaştırılarak Bakanlar Kurulu tarafından verilen vatandaşlıktan çıkarılma kararı ile karşı karşıya kalacaktı.
Tarih bir kez daha onu silmeye ,yok etmeye çalışıyordu.Gazetelerde kendisi için atılan “Vatan Haini” manşetlerine bir sanatçıya yakışır bir şekilde cevap vererek şiirleriyle cevap vermiştir.
“Eğer vatan fabrikalarınızsa,
eğer vatan,cüzdanlarınızsa
eğer vatan,polis copuysa,
eğer vatan,ödeneklerinizse
eğer vatan Amerikan üsleriyse
….
Ben vatan hainiyim."
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:
"Nazım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ!"
Nazım Hikmet ve Sovyet Çocukları, Kırım Artek Yaz Kampı, 1952
Fotoğraf: Vladislav Mikoşa
Kendi ülkesinde sahnelerinde yasaklanan, adı sansürlenen şair için artık bir coğrafya sınırı kalmamıştı. O artık tüm dünya için yazacaktı ve elbette ki memleketine olan hasreti asla dinmeyecekti. “Bir gün memleketimden insan manzaraları gözlemeyeceğim.” Pasaportunun resmi evraklarla elinden alınması sesini dünyaya duyurmasına engel olamadı “İnsan; denizin olmadığı yere umut adına martı olmalı“ diyen biri için pasaport bir enfes haline gelmedi. Başta İngilizce olmak üzere onlarca dile çevrildi Nazım’ın sesi Kendi ülkesinin nüfus kütüklerinden silinen adam,
artık dünya edebiyatının en saygın kürsülerinde harf harf dize dize parlıyordu. Londra'dan New York'a kadar insanlar onun şiirlerini İngilizce çevirilerinden okuyup hayran kalıyor Hiroshima’da ölen o küçük kız çocuğu için yazdığı şiirle tüm dünya çocukları adına barış istiyordu. Paris’te, Prag’da, Havana’da insanlığın ortak sesi haline gelen Nazım, onu sürgüne gönderenlerin isimleri çoktan unutulmuşken dünya döndükçe Nazım’ın şiirleri var olacaktı.
Takvimler 3 Haziran 1963’ü gösterdiğinde Nazım son nefesini verdiği zaman dünya bir şairini kaybetmedi.Nazım o sabah, çok sevdiği ülkesinin ve asla bitmeyecek ölümsüz Türkçesinin ömrüne doğdu.
Nazım’a Veda
O meşhur vasiyetinde,Anadolu’da bir köy mezarlığına gömülmeyi ve tepesinde
bir çınar ağacı olmasını o derin hasretiyle dile getirmişti:
“ Yoldaşlar,ölürsem o günden önce yani,
…
Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni
ve de uyarıp tepemde bir de çınar olursa
taş maş da istemem hani…”
Bugün ise memleketinden uzaklarda ;Moskova’da Novodevichy’nin o görkemli Kahramanlar Mezarlığı’nda siyah bir granit anıt taşın altında uyuyor. Soralım kendimize: O,soğuk bir coğrafyanın seçkin kahramanlar mezarlığında dikilmeyi mi tercih ederdi yoksa Anadolu’nun bağrı yanık adı sanı bilinmeyen bir köyünde toprakla bir olmayı mı? Cevabı hepimiz biliyoruz. Ancak fiziken nerede uyursa uyusun,Nazım aslında nerede bir Türkçe şiir okunuyorsa tam olarak oradadır.Vatanı onun muazzam dizeleridir.
“Ben sadece ölen babamdan bir ileri,
doğacak çocuğumdan bir geriyim,
ve bir adsız neferiyim.”
Zamana, baskılara ve yasaklara rağmen karşı kazanılan adaletin en somut nişaneleri ve belki de toplum olarak onu özrümüzdür;bir zamanlar sesini susturmak isteyen sahnelerde bugün onun dehasının yankılanması.Adının anılmasının bile suç sayıldığı o karanlık dönemlerden sonra Nazım, 1988-1989 sezonunda ilk Ferhad ile Şirin oyunu ile Devlet Tiyatroları sahnesinde yer almaya başlayarak bugün Devlet Tiyatrolarının vazgeçilmez oyunlarının sahibi olmuştur.
Sadece tiyatroda değil bu toprakların bağrından çıkan sanatsal çalışmalarla onun sesini bugüne taşınıyor. Fazıl Say o görkemli “Nazım Oratoryosu”, şairin her bir mısrasını adeta gökyüzüne çarpan senfonik birer çığlığa dönüştürürken; genco Erkal’ın sahnede devleşen Nazım yorumları, adına düzenlenen uluslararası sempozyumlar, basılan hatıra kitapları ve her yıl büyüyen o devasa Nazım külliyatı, onu hafızalardan silmek isteyenlerin ne kadar büyük bir yenilgiye uğradığının en açık kanıtı olarak duruyor karşımızda.
Seni vatandaşlıktan çıkardılar Nazım.Şiirlerini köşe bucak sakladı bu insanlar ,adını yüksek sesle anmaktan korktular.Seni bu toprağın sesinden,o çok sevdiğin Türkçeden koparmak için her şeyi yaptılar.
Ama bak buradayız…
Bir metronun kalabalığında, bir kafenin köşesinde ,sırtımızda memleketin o bildik ağır yorgunluğu ile senin dizelerine sığınıyoruz.Seni bu topraklardan sürenlerin, kapkara manşetleri atanları adını tarih çoktan unutturmuşken biz bugün senin hasretle emekle büyüttüğün o duru Türkçe ile sana sarılıyoruz.
Seni seninle ,aynı dilden okumak ne büyük şans Nazım! Seni denizlerin ve ağaçların tam ortasında anmak ne büyük şans! Ne büyük ,ne mağrur ve ne sarsılmaz bir adelet…
Herkese selam, sana hasretle!