Anadolu Rock ile Göğe Selam
Anadolu Rock ile Göğe Selam
Yazan: Delfin Su Yurtseven 19.06.2026
Popüler kültürün dijital gürültüsü ortalığı her kapladığında bile uzaktan bir yerden elektro gitarın bağlamaya dalaşan o ilk tınısını duyduğumuz an içimiz kıpır kıpır oluyorsa burada şüphesiz kabul etmemiz gereken bir gerçek var: Anadolu Rock, geçici bir heves ya da eskilerin nostalji malzemesi değil bu toprakların doğrudan doğruya sokağından, tozundan ve derdinden çıkan o aidiyet duygusudur. Unumuzun da suyumuzun da aynı masadan gelmesindendir bu iç sızısı.
Bu müzik, bu coğrafyanın derviş ruhlu çocuklarının başlattığı, zamansız bir yolculuktur. Bu yolculuğun en ön safhalarında ise iki büyük efsane, iki benzersiz dünya durur. Kimi zaman parmaklarındaki o kadim hikayeleri anlatan yüzüklerin efendisiyle o samimi trenin vagonlarında buluruz kendimizi kimi zaman ise sokağın, işçinin, dumanı tüten somun ekmeğinin gerçeğine o meşhur gözlüklerin efendisinin ardından, onun o buğday kokulu tok sesiyle bakarız. Ne zaman pürüzsüz ritimler başlasa biz o trenin bir kompartımanında yerimizi alır ve o tanıdık kokunun peşinden giderek kendi hikayemizle yüzleşiriz.
Çünkü iyi biliriz ki, bu topraklarda hiçbir elektro gitar teli bağlamanın feryadına öylesine veya laf olsun diye dokunmamıştır. Bu müzik, hırpalanmış ama asla diz çökmemiş bir coğrafyanın kendi kendine mırıldandığı o en harbi, o en yalansız duasıdır. Bundandır ki popüler dünyanın parlatılmış sahneleri birer birer eskirken, bu sanatçıların bıraktığı miras zamanı delip geçiyor. Bir tarafta parmaklarındaki o mistik hikayelerle, yüzüklerinin ışıltısıyla bizi o masalsı trenin vagonlarına buyur eden Barış Manço diğer tarafta o büyük gözlüklerin ardındaki fırtınayı, sokağın tozunu ve fırından yeni çıkmış somun ekmeğin haysiyetli dertlerini tok sesiyle önümüze seren Cem Karaca… Onlar bize sadece şarkı bırakmadılar, her notada bu toprakların acısıyla, neşesiyle yoğrulmuş birer karakter bıraktılar. Şimdi o ritmi yeniden canlanırken o tanıdık kokunun peşinden giderek aslında kendi saklı kalmış hikayemizle tanışmanın zamanıdır.
Herkesin Barış Abisi
İkinci Dünya Savaşı’nın en boğucu ve karamsar günlerinde dünyaya barış getirmesi dileğiyle adını alan bir çocuk; yıllar sonra parmaklarındaki yüzükleri, uzun saçları ve peleriniyle bir ülkenin hem ruhunu iyileştirecek hem de tüm farklılıklarına rağmen insanları birleştirebilecek ortak bir sanatçıya dönüştü. Ömrünü dünyayı gezmeye, Doğu ile Batı arasında kültürel köprüler kurmaya adamış bu modern zaman seyyahı, zamanla bizim için sanatçı olmakla kalmadı 7’den 77’ye herkesin kalbine dokunmayı başarmış “Herkesin Barış Abisi” oldu.
Barış Manço’nun yaşamı sınırları çizilmiş kronolojik bir ömürden ziyade memleket atlası gibiydi. O, Belçika sokaklarında Batı müziğinin matematiğine ilişkin incelemeler yaparken bile gözünü atlasın ana merkezinden, Anadolu’nun topraklarından hiç ayırmadı.Sahneye çıktığında o heybetli yüzükleri, uzun saçları ve pelerini alelade bir rock imajı değil o atlasın gizli kalmış şamanlarına, Yunus Emre’lerine, Sarı Çizmeli Mehmet’lerine, Kul Ahmet’lerine modern birer selam, bu toprakların masal anlatıcılığına bürünmüş birer zırhtı. Onun müziği, Batı dünyasının lokomotifini arkasına alıp, Haydarpaşa’dan kalkarak Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar süzülen o efsanevi Kurtalan Ekspres’in ta kendisiydi. Raylar titredikçe, o lokomotif bu coğrafyaya doğru geldikçe, Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’nın cömertliği, Halil İbrahim’in bereketi, Ahmet Bey’in mahcubiyeti, Ali Yazar ile Veli Bozar’ın bitmeyen hikayesi… Barış Abi, o pencerelerden dünyaya bakarken müziği bir kültür diplomasisine dönüştürdü Japonya’dan Afrika’ya kadar dünyanın her köşesine bu toprakların kültürünü taşıdı. Ve ömrünün o son büyük seyahatine çıkarken bile ölümü karanlık bir veda olarak değil her bitişi yepyeni bir şafak sayan o meşhur albümünün felsefesiyle karşıladı: “Yeni Bir Gün “. Güneş her battığında arkasında yeni bir sabahın doğacağına olan o bilge inancıyla, memleketin üzerinden yükselen her güneşte bir şarkı olarak uyanmak üzere aramızdan ayrıldı.
“Gözlerim, kurşun gibi
ağır ağır açıldı bu sabah
merhaba dünya…”
Bu uzun soluklu yolculukta Kurtalan Ekspres, sadece şehirleri değil insanı insana bağlayan görünmez vagonları da arkasına takıyordu.Barış Manço, yalnızca insanlar arasındaki mesafeleri ve farklılıkları değil, seslerle sessizlikler arasına örülen duvarları da aşmaya çalıştı. Manço, işitme engelliler için işaret dilini öğrenen ilk sanatçılardan olmasıyla birlikte Barış Manço’nun “Barış Abi” olabilmesinin arkasında şüphesiz sanatın ve yaşamın engel tanımadığına dair o güçlü inanç vardı.
Trenin en renkli, en neşeli vagonu şüphesiz çocuklara ayrılmıştı. Sesini duyuramayanların sesi olma çabası, doğal bir akışla hayatın en masum yerine çocuklara uzandı. “Adam Olacak Çocuk” programında, minik misafirlerinin her birine teker teker onar puan verip birbirlerine tam 10 puan vermesini sağlayıp toplamda 50 tam puanla hepsini birden şampiyon ilan etmesi, basit bir televizyon kurgusu değildi. Çocuklara daha o yaşta “birinci olmak” hırsını değil, yanındakinin elini tutmayı yani rekabetten çok kardeşlik duygusunu aşılamayı amaçlayan bir bakış açısıydı. Bu anlayış, ekran başındaki çocukları büyütürken “İkinci Kahvaltı” programıyla da tamamlanıyor; küçüklere karşılıksız bir sevgi sunarken büyüklere duyulması gereken saygıyı bir kültür olarak toplum hafızasına işliyordu.
Lokomotif Anadolu’da ilerledikçe kompartmanların pencelerelerinden içeri sokağın en saf, en yalın sesleri doluyordu. Çocukların dünyasındaki o saf sevgi, onun şarkılarında bazen bir hayvana duyulan şefkatle karşılık buldu. “Arkadaşım Eşek”, sadece neşeli bir çocuk melodisi değil arkasında haksızlığa uğrayan ama bir araya gelince dünyayı değiştiren Bremen Mızıkacıları’nın dayanışmacı ruhunu taşıyan bir izdi. Manço’nun kalemi, sokağın en yalın seslerinden çoğu zaman anlam yüklemeden geçtiğimiz o anlardan bile insani hikâyeler çıkarabiliyordu. Mahalleden geçen bir seyyar satıcının “Domates, Biber, Patlıcan” nidasını alır, o sıradan çığlığın arkasına saklanmış yarım kalmış bir hikâyeyi yerleştirirdi. Manço, aşkını itiraf edecekken dili düğümlenir adeta, bunu gören hanımefendi Barış Manço’dan ümidini keser bütün bunlar olurken bir de sokaktan “…domates, biber, patlıcan…” sesi gelince Barış Abi bu aşkın karşılıksız kalacağını fark eder ve neşeli melodinin arkasında bizlere bu hikayeyi anlatır.
Aşkın ve kavuşamamanın sızısı, onun dünyasında bazen bir kol düğmesinde hayat bulurdu. “Kol Düğmeleri”, yan yana duran ama asla birbirine kenetlenemeyen iki cansız metal parçasında ayrılığın en yalın anlatımıydı. Ve bu sadakat bir kere kalbe düştü mü, “Can Bedenden Çıkmayınca” unutmanın mümkün olmadığını söylerdi.
“Unutma ki dünya fani, veren Allah alır canı
Ben nasıl unuturum seni, can bedenden çıkmayınca
Unutma ki dünya fani, veren Allah alır canı
Ben nasıl unuturum seni, can bedenden
çıkmayınca”
Ancak hayat sadece aşktan ibaret değildi ölümün soğuk gerçeğiyle yüzleştiğinde de Manço’nun kalemi karamsarlığa düşmezdi. Babaannesinin ardından bestelediği “Gülpembe”, ölümün hüznünü bir çiçeğin zarafetiyle yumuşatırken; bir ömre ve dünyaya veda etmenin ağırlığını ise “Dağlar Dağlar” diyerek o heybetli zirvelerde yankılatırdı.
Barış Manço ve Babaannesi Gülpembe Hanım
Fakat o, sadece bireysel acıların değil, toplumsal ahlakın da ozanıydı. İnsanın dünyaya çıplak gelip çıplak gideceğini, paranın ve servetin geçiciliğini “Sarı Çizmeli Mehmet Ağa” üzerinden anlatırken, harcanan hoyrat hayatların hesabının bir gün sorulacağını fısıldardı. Bu adalet arayışı Anadolu’nun eski paylaşım kültürüyle birleşir ve insanlığın önüne. “Halil İbrahim Sofrası” adıyla erdemli olmanın değerini koyardı.
Savaşın ve yapay sınırların karşısına “bırakın renkleri çocuklara” diyerek çıkar, dökülen kanların ve ideolojik kavgaların ne kadar anlamsız olduğunu haykırırdı. Bu barışçıl duruşunu sadece şarkılarında bırakmadı. Türkiye’nin en gergin, kutuplaşmaya en müsait olduğu dönemlerde, o vagonların kapısını kendisinden farklı bir dünya görüşünü temsil eden Cem Karaca’ya açtı onu peronda bırakmadı, omuz omuza verdi. İki dev isim ekran karşısında Âşık Veysel’in “Uzun İnce Bir Yoldayım” eserini beraber söylediklerinde yollar farklı olsa da basılan toprağın ve kaderin aynı olduğunu gösterdiler. İşte bu yüzden, hayatın en karanlık, en umutsuz anlarından geçerken bile “Dönence” ile çağın karmaşasının içinden seslendi bizlere. Dönence, sadece mevsimsel bir döngü değil insanın kendi içindeki medcezirlerin görünür haliydi. “Simsiyah gecenin koynundayım, yapayalnızım” derken bile her gecenin arkasında mutlaka bir sabah, her karanlığın sonunda doğacak bir aydınlık vardır.
Bugün Moda’daki o ev, duvarlarından hâlâ Barış Abi’nin sesinin süzüldüğü bir hafıza mekânıdır. “İzmanço” oluşumunun her yıl düzenlediği Barış Vapuru yolculuklarında, o vapurda toplanan kalabalığa bakmak bu mirasın büyüklüğünü anlamak için yeterlidir. O vapurun yolcuları; vaktiyle televizyon karşısında iç geçirip o sahneye çıkamamış ya da çıkmak için yaşı yetmemiş olanların, dünün, bugünün ve yarının “adam olacak” çocuklarıdır. Barış Manço’nun ailesi, yıllarca sahne arkasında ona ses veren vokalleri ve onu kalbinde yaşatan 7’den 70’e
herkes, o vapurun güvertesinde aynı hasretle buluşur. Vapurdan taşan
Barış Abi’nin sesi önce Boğaz’a ulaşır, ardından Kanlıca’daki kabristanına ulaşır. Ulaşan bu ses, onun müziğinin hâlâ bu toprakların sesi olduğunun kanıtıdır. O büyük ekspres artık gözle görülür raylar üzerinde olmasa da bugün bile ne zaman bir anma konseri kurulsa, sahnede bas gitarının tellerine her vurduğunda gözlerini bulutlara dikip o kadim dosta selam gönderen Ahmet Abi’nin, Ahmet Güvenç’in o vefalı duruşunda yaşar o göğe selam. Gönderilen göğe selamlar ile bugünün dünyasına o vagonlarda umut taşınmaya devam ediyor.
Barış Abi, “adam olacak çocuklar” senin şarkılarınla
büyümeye devam ediyor.
Aslolan Hayattır
İstanbul’un varlıklı semtlerinde, Elvis Presley şarkıları mırıldanarak büyüyen bir delikanlının ruhu Anadolu’da askerlik yaparken uzaktan duyduğu bağlama sesiyle başka bir gerçeklikle tanışmış oldu. O güne kadar bakış açısı Batı’nın modern rüzgarına kapılmış olan Cem Karaca, duyduğu bağlama sesinin etkisiyle kendi topraklarının rüzgarıyla tanışma fırsatı elde etti ve tanışma rüzgarının etkisiyle askerden döndüğü zaman Apaşlar grubu ile Altın Mikrofon yarışmasına “Emrah” şarkısını seslendirdiler. Aslında onun hikayesi, doğduğu gün bu toprakların farklı seslerini bir araya geldiği çok sesli bir oyun gibi başlamıştı. Anne tarafı Ermeni ve Hristiyan bir tiyatro geleneği baba tarafı ise Azeri bir Alevi geleneğiydi. Kilisenin mistik ve kederli korosunu da cemevinin deyişindeki tasavvufu da aynı anda taşıyan, genetiği tiyatroyla işlenmiş bir sahne dehasıydı.Ancak bu sahneye çıkmak hiç kolay olamadı. Babası Mehmet Karaca’nın engellemelerine, “şarkıcı olursan aç kalırsın“
baskılarına rağmen o içindeki inanca tutunmayı, sahne ışıklarının altına yürümeyi tercih etti. Cem Karaca, eline mikrofon aldığında şarkı söylemiyor adeta o şarkının içindeki karaktere etten ve kemikten bir can üflüyordu. O sahnede mikrofon standını bir dervişin asası gibi
kullanıyor; standa yaslanıp devleşirken Pir Sultan Abdal’ın, Dadaloğlu’nun isyanını haykırıyordu. Bu yüzden müziği hiçbir zaman ayrıştırıcı olmadı aksine Anadolu’nun her rengini ve sesini rock
altyapısıyla harmanlayan birköprüye dönüştü. “Kerem Gibi” yanarken “Lümüne” gibi anonim çığlıkları modern çağa taşıdı.
Cem Karaca, Çocukluk Yılları
Bu topraklara ve insanına olan inancında Nazım’ın dizelerinden etkilenmiş olsa ki içindeki o bitmeyen güzel günleri görme inancını “Doğarken ağladı insan bu son olsun” diye sakin ama güçlü umut dolu bir sesle fısıldıyordu. Ancak her büyük sevda gibi memleket sevdası da fırtınalı ve hırpalayıcıydı.Bu görkemli oyunun ilk fırtınalı perdesi, 12 Eylül darbesinin yaşanması ile başladı.
Anadolu insanı için “suyunu kazanıp, ekmeğini bölüp de yiyen”bu koca yürekli adam, hayatı boyunca meydanlarda ve sahnelerde coşkulu alkışı duyduğu kadar 12 Eylül darbesinin ardından gelen o karanlık sürgün yıllarını, Almanya sokaklarında vatan hasretiyle yanarken ve en nihayetinde ülkesine döndüğünde haksız yere “dönek” damgası yemenin ağır ihaneti de yaşadı
Bu sürgün, bir aktörün sahnesinden, bir insanın köklerinden koparılmasının çok ötesinde ruhunda yaralar açtı Cem Karaca’nın.Babası Mehmet Karaca, vefat ettiğinde memleketine dönüp onun tabutuna son bir kez dokunamayışının, cenaze merasimine katılayamayışının çaresizliği kapladı üstelik gurbette bıraktığı sadece babasının toprağı değil canından parçası olan oğluydu. Kaderin cilvesi diyebiliriz ki; ailesinin tüm engellemelerine rağmen salondan çıkıp gittiği o ilk gençlik yıllarında hayatının dönüm noktası olan ilk şarkının adını, aynı zamanda oğluna da isim diye seçmiş, ona “Emrah” demişti. Sanatının miladı olan o isim şimdi gurbetteki en büyük sızısı, en ağır hasreti olmuştu. Sürgünün karanlığında büyümesini kaçırdığı oğlu için Cem Karaca hem “Mutlaka Yavrum” dedi hem de “Oğluma” diyerek seslendi.
“Sultan Süleyman'a kalmamış
Ha babam dönen şu dünya
Babanın tapulu malı olsa
Kefenin cebinde yer yok ya
Babanın tapulu malı olsa
Kefenin cebinde yer yok ya”
Gerçekten de kefenin cebinde yer yoktu Cem Baba!
Türkiye’den koparıldığı , pasaportunun iptal edildiği yıllarda memleketine sadece uzaktan bakabildiği Yunanistan’ın Kos adasının kıyılarından hemen karşıda parıldayan Bodrum’a, ana vatanına doğru hasretle bakarken bir sürgünün içindeki çaresiz aidiyet belirsizliğini ve sınırların anlamsızlığına duyduğu öfkeyi “Bu adadan şu Bodrum’a yüzesim gelir… Yüzsem de çıkamam ki… Oh be…”diyerek müziğiyle haykırmıştır. Her fırsatta kendini bir “İstanbullu”, bir “Bakırköylü” olarak tanımlayan Cem Karaca, o kadar büyük bir şehir hasreti çekiyordu ki bu hasretin sanatına yansımama ihtimali yoktu yine Nazım’ın dizelerine sağındı Karaca.
“Bana Istanbul’u anlat nasıldı?
Bana Boğaz’ı anlat nasıldı?
İnsanlar gülüyordu de
Trende, vapurda, otobüsteYalan da olsa hoşuma gidiyor,
Söyle.”
Cem Karaca, sürgündeyken İstanbul’u merak ederken bir taraftan da hatırasında kalan İstanbul’u canlı tutmak istiyordu.Bu isteğinin müziğinin bir parçası olarak kalmasını isteyen Cem Karaca, memleketine döndükten sonra çalışmalara başladı bundandır ki bu kez ona Orhan Veli eşlik eder:
“İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı”
Tüm bu sürgünler, mücadeleler ve “dönek”damgalarıyla olan savaşı bittikten sonra umudundan etkilendiği Nazım’ın yorgunluğunu da anlamış olacak ki “Çok yorgunum beni bekleme kaptan…”dedi bizlere yorgun sesiyle.
Zaten o, aşkı da bu derin sızısıyla en sahici haliyle yaşayan bir adamdı.Bugünün dijital, çabuk tüketilen ve ekran kaydırmalı sanal aşklarını görseydi, muhtemelen yine o bilge uyarısını çınlatırdı
kulaklarımıza:
”Sevda kuşun kanadında, ürkütürsen tutamazsın.”
Onun dünyasında aşk, emek ve müthiş bir zarafetti şatafata büyük laflara ihtiyacı yoktu. Aşkı insanın içini sızlatan o yalın haliyle tek bir cümle ile özetlemişti :
“Sensiz ellerim üşür…”
Bir insanı sevmek, onun yokluğunda fiziksel olarak donmaktı ve mesafelere inat, sevdiğine duyduğu sahici inancı “Bekle beni, geleceğim bütün gücünle bekle” diyerek sadakati aşkın en yüce duygusu olarak görürdü. Canından çok sevdiği annesi Toto Karaca için yaktığı ağıt diyebileceğimiz “Islak Islak” da bu şefkatın bir parçasıydı “Güneşte demlerim senin çayını…”
Cem Karaca ve Annesi Toto Karaca
Aşkın çaresizliğini anlatırken hep edebiyat devlerine sığındı, onların şiirlerini kendi sesi ile ölümsüzleştirdi. Sabahattin Ali’nin “Kara Sevda” şiirini bestelediğinde, “Merhum biçare Lokman neylesin yürekten yare…” derken, Lokman Hekim’in bile çare bulamadığı o derdi işledi içimize. Keza Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun “Karadutum” şiirine can verirken o çaresiz hasreti haykırdığı “O Biçim” şarkısında ya da “Sen de Başını Alıp Gitme” diyerek gidenin arkasından bükülen boynunu anlatırken hep aynı duygunun farklı yüzlerini gösterdi. En nihayetinde, bu haysiyetli ve şefkatli ruhunun en saf göstergesi, gitaristi Gür Akad’ın annesinin cenazesinde acılı dostunun cebine sıkıştırdığı o on kelimelik notta gizliydi:
“Ne ölenle öl, ne gidenle git. Aslolan hayattır canım
kardeşim…”
Fakat onun bu duygusal dünyası sokağın ve hayatın sert gerçeklerine gözünü hiç kapatmadı; o buğday kokulu ses, sokağın çamurunu, fabrika dumanını görmezden gelmedi. Ne zaman içimizden bir yerlerde büyük patronluk hayalleri kurup paranın büyüsüne kapılmaya kalksak fonda o tok sesiyle gerçeği yüzümüze çarptı:
“İşçisin sen işçi kal, giy
dedi tulumları!”
Cem Karaca, insanın insanı sömürdüğü bu düzeni erkenden gördüğü gibi, kapitalizmin sadece fabrikaları değil, yeme içme kültürümüzü bile nasıl tek tipleştirdiğini “Hamburger Go Home” şarkısıyla protesto etti. Bu sömürü çarklarının arasında ezilen hayatları ise Türkiye’nin ilk rock- operası sayılan upuzun, sinematik destanı “Safinaz” ile tarihe kazıdı.
"Fiyatlar artıyordu Kasım’ın ücreti sabit
Fiyatlar artıyordu Safinaz okuyordu
Safinaz’ın okuduğu kitaplar yazıyordu
Bir doktorun işçiden şerefli olduğunu"
Bütün bu haksızlıklara karşı durması gerekirken, köşesine çekilip sadece laf üreten halktan kopuk elitlere de “Yarım Porsiyon Aydınlık”şarkısıyla eleştirdi, memleket meselelerini sadece kadeh kaldırarak tartışan o sahte aydınlanmayla dalga geçti. “Namus Belası” ile töreleri, “Adiloş Bebek” ile Ahmed Arif’in feryadını rock sahnesine taşıyan Cem Karaca, askerde duyduğu o tek bağlama sesinden aldığı ilhamla, iki farklı kültürün birleştirici felsefesiyle, aşkı “ellerim üşür” diyecek kadar saf, kavgayı ise “işçisin sen” diyecek kadar net yaşayan, bu toprakların en bükülmez çığlıklarından biri olarak kaldı.
Ve bugün ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında ama Cem Baba, bizler hala o bıraktığın yerlerde, Gülhane Parkı’nda birer ceviz ağacıyız.
Zaten bu koca kavga ve hikaye sadece Cem Karaca’yla ya da Barış Manço’yla sınırlı değildir.Bu koca çınarın mutfağında, o mutfağın ateşinde bu müziği canıyla dişiyle var eden koskoca bir emek durur arkada. Kurtalan Ekspres’in ve Moğollar’ın o rayları döven yırtıcı ritmi, Erkin Koray’ın o sınırları paramparça eden güçlü gitarı ve müzik dehası, Selda Bağcan’ın o yürek dağlayan ve her haksızlığa sesiyle barikat olması, Fikret Kızılok’un o naif, dervişane bilgeliği ve o bayrağı 2000’lerde gururla sırtlayıp aramızdan çok erken, çok zamansız ayrılan o sürmeli gözlü çocuk, Barış Akarsu da bu toprağın tam kendisidir.
Anadolu Rock'ın bizim için bu kadar içten, bu kadar sarsılmaz bir yaşam tarzına dönüşmesi, nesiller boyu elden ele aktarılan o dik ve haysiyetli duruşta gizlidir. Bu müzik; Yunus Emrelerin dervişane bilgeliğini, Dadaloğlu’nun o eğilmez başkaldırısını, Yeni Bir Gün'ün o sabah telaşındaki Ayşe Teyzelerini, Karacaoğlan’ın dillerden düşmeyen Eliflerini, memleketin saklı bir köşesinde tellere dökülen o en saf sevdaların mahcup yeşil gözlü dilberaylarını ve Aşık Veysel’in o sadık kara toprağını bünyesinde barındıran; bizim bu topraklarda hayata, adaletsizliğe ve o zamansız ayrılıklara karşı durduğumuz içimizden gelen ortak anlayışımızdır. Onlar bu toprakların bağlama sesini rock altyapısıyla harmanlayıp içimizde hiç bitmeyecek bir sanat bıraktılar; sesleri, çığlıkları ve isyanları hala o sonsuz döngüde can buluyor. Bizler hala her şarkıda o tanıdık sıcaklığı hissetmeye, o büyük çınarın mutfağındaki tüm emekçilere şükran duymaya ve göğe selam gönderebildiklerimizle göğe selam göndermeye devam edeceğiz.