6284 Gölgesinde Türkiye'de Kadın Hakları Hafızası
6284 Gölgesinde Türkiye'de Kadın Hakları Hafızası
Yazan: Delfin Su Yurtseven 01.06.2026
Toplumların kendine has bir ruhu olduğu gibi onları şekillendiren güçlü bir hafızaları da vardır. Bir ülkenin hangi haklarına sahip çıktığı, hangi mücadelelerini unutmadığı ve hangi yaralarını hatırladığı, o toplumun gerçek karakterini ortaya koyar.
Şüphesiz bir toplumun dönüştürülmesi o topluma bazı hakları unutturmaktan geçer. İşte İstanbul Sözleşmesi’nden çıkış, Türkiye için hukuki bir karardan ziyade kadınların yaşam hakkı mücadelesine bir “unutkanlık uykusu” dayatmasıdır.
11 Nisan 1930, Türk Kadınlar Birliği İstanbul Mitingi
Cumhuriyet’in Hafızası
Türkiye, kadın hakları konusunda objektif bir pencereden baktığımız zaman çok güçlü bir hafızaya sahiptir. Cumhuriyet’in kurucu felsefesi ve ideolojisiyle, dünyadaki birçok modern ülkeden önce 1930 yılında belediye seçimleriyle başlayan 1934 yılında genel seçimlerinde de kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesiyle ve kadının kamusal alana taşınması için yapılan çalışmalarla güçlü bir hafızıya sahiptir. Bu bağlamda bu toplumun ruhunda kadın haklarını yabancı bir unsur olarak değil, kurucu bir irade olarak tanımlamamız mümkündür.
2011: “Gurur Anı” (İstanbul Sözleşmesi)
Peki ‘gurur anına’ gelene kadar kadın haklarını kurucu irade olarak tanımlayabilceğimizin mümkün olduğu bu ülkede kadın haklarına dair neler yaşandı?
1-) 1980li Yıllar: Sokaktaki İlk Çığlık ve Farkındalık
1980 askeri darbesinin ardından Türkiye’de yükselen feminist hareket, şiddete karşı ilk kitlesel eylemlerin yapılması, meşhur “Dayağa Karşı Dayanışma Yürüşü“ ve “Mor Çatı” gibi vakıfların kurulması.
2-) 1998:İlk Yasal Güvence (4320 Sayılı Kanun)
4320 sayılı kanun, Ailenin Korunmasına Dair Kanundu. Türkiyede ilk kez ev içi şiddet tanındı ve şiddet uygulayan erkeğin evden uzaklaştırılması gibi tedbirlerin alınması yasal bir zemine oturtuldu. Ancak bu yasanın sadece resmi nikahlı eşlerin korumasından dolayı, yeterli kapsama sahip değildi.
3-)2000lerin Başı: Köklü Mevzuat Değişimleri
2001 Medeni Kanun değişikliği ile “Aile
reisi erkektir”ibaresi tamamen kaldırıldı. Eşler eşitlendi,kadının çalışmak için kocasından izin alma şartı tarihe geçti 2004 Türk Ceza Kanunu Reformu ile birlikte, kadına karşı işlenen suçlar artık “topluma veya ahlaka karşı işlenen suçlar” kapsamından çıkarılıp “kişilere karşı işlenen suçlar “kapsamına alındı.
4-)2009 Opuz Kararı ve 2011 Gurur Anından Önceki Son Dönüm Noktası
Nahide Opuz davası, devlete defalarca kez şikayette bulunmasına rağmen annesi
kocası tarafından öldürülen Nahide Opuz’un davasıdır. Opuz’un, Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesine giderek 2009 da Türkiye’yi “kadınları koruyamadığı ve
ayrımcılık yaptığı” gerekçesiyle mahkum ettirmesi ile birlikte, Türkiye’nin acilen daha koruyucu, uluslararası bir sözleşmeye öncülük etmesinin en büyük itici gücü doğmuştur. İşte o sözleşme, İstanbul Sözleşmesidir.
Uğradığı şiddetle İstanbul Sözleşmesi’ne ilham kaynağı olan kadın: Nahide Opuz
İstanbul Sözleşmesi’ni 4 temel unsura ayırabiliriz:
Önleme: Sözleşmede direkt olarak şiddeti engellemenin yolu ,o şiddeti doğuran
zihniyetle daha çocukluktan itibaren ilgilenmektir. Çünkü bu metin madde-3 ile birlikte, şiddeti anlık bir öfke veya basit bir güvenlik sorunu olarak görmeyip şiddetin kökündeki asırlık yapısal eğriliği yani toplumsal cinsiyet eşitsizliğini hedef alıyordu. Eğitim müfredatından medya diline kadar, cinsiyet eşitliğini kırmızı çizgi olarak kabul ederek kültür ya da namus kavramlarını hiçbir şekilde şiddete sığınak olamayacağını kabul ediyordu. Bununla da kalmayıp madde-34 ile birlikte ,bugün hem dijital dünyada hem de sokakta kadınları tedirgin eden “ısrarlı takibi” ilk kez uluslararası düzeyde bir suç olarak ilan ediyor ve kadının psikolojik bütünlüğünü daha yolun en başında koruma altına alıyordu. Hatta bu sayede daha sonrasında da Türk Ceza Kanuna da bu konuyla ilgili düzenlemeler yapıldı.
Koruma: Sözleşme, şiddeti doğrudan engellemeye yönelik olmakla beraber
şiddet kapıya dayandığı zaman kadının yalnız kalmamasını; 7/24 ulaşabilecek ücretsiz destek hatları, sığınma evleri ve hukuki güvencelerle direkt olarak mağduru bir koruma çemberi altına almaktaydı. Devletlere sadece kağıt üzerinde vaatler vermiyordu. Madde-23 ile her 10.000 kişiye en az bir sığınma evi düşmesi gibi son derece somut kurumsal ödevler yüklüyordu.
Kovuşturma: Sözleşme ,çok iyi bildiğimiz “cezasızlık” zırhını paramparça etmeyi amaçlıyordu. Faillerin hiçbir bahanenin arkasına saklanmadan, adil ve caydırıcı cezalarla yargılanmasını devlete bir zorunluluk olarak yüklüyordu. Daha önce de belirtildiği üzere madde-42 ile, mahkeme salonlarında faillerin arkasına sığındığı o bilindik “töre, gelenek ya da sözde namus” gibi gerekçelerin bir ceza indirimi olarak kullanılmasını kesin ve net bir dille yasaklıyordu.
Bütüncül Politikalar: Devletin tüm kurumlarını,sivil toplum örgütlerini ve sokaktaki kadını aynı masa etrafında topluyor ve şiddetle mücadelenin ancak topyekün bir koordinasyonla kazanabileceğini söylüyor. İstanbul Sözleşmesi’ni sadece bir niyet beyanı olmaktan çıkaran asıl güç de buydu. GREVİO adı verilen bağımsız, uluslarası bir denetim mekanizması. Bu mekanizma,devletlerin taahhütlerini yerine getirip getirmediğini yerinde inceliyor ve bu topraklardaki bir kadının çığılığını uluslarası bir arenada yankılanmasını sağlıyordu.
İşte bu dört sütunlu içerik, sokağa güvenle çıkabilmenin yasal haritasıydı. Ancak uluslararası sözleşmeler tek başlarına sokaktaki şiddeti durdurma konusunda tam verimi sağlayamaz. Kağıt üzerindeki o iradenin karakolda, adliyede, okulda sokakta somut bir şekilde karşılık bulması gerekiyordu. Bu ihtiyaçtan kaynaklı olarak, takvimler 8 Mart 2012’yi gösterdiği zaman bu bütüncül sözleşmenin iç hukuktaki uygulaması ve pratik kalkanı olan 6284 sayılı Kanun yürürlüğe girdi. İstanbul Sözleşmesi bir vizyonu ortaya koyuyor, 6284 ise bu vizyonun sahadaki eli, kolu, uzaklaştırma kararı, sığınak hakkı ve kelepçesi oluyordu. Bu bağlamda da Türkiye’de kadın hakları hafızasında son aşamada İstanbul Sözleşmesi ve 6284 bir bütündür.
2021 yılında bir gece yarısı kararnamesi ile İstanbul Sözleşmesi feshedildiğinde, bu ülkede kadın haklarına dair toplumsal hafızaya başka bir cümle daha kazındı: İstanbul Sözleşmesi Yaşatır!
Peki, neydi bu sözleşmeyi bu kadar hayati kılan? Hukukun o soğuk, bürokratik maddelerinin çok ötesinde bu metin kadınlara nefes alabilecekleri uluslararası bir zırh vaat ediyordu. Her şeyden önce şiddeti bir “kader”, aile içi bir “mahrem” ya da geleneklerin arkasına gizlenen bir “namus” meselesi olmaktan çıkarıyor onu doğrudan insan hakları ihlali olarak ilan ediyordu. Kadının kulağına tarihte ilk kez devletin en üst kademelerinden şu fısıldanıyordu: ”Yalnız değilsin, şiddet senin kaderin değil ve devlet seni failin insafına bırakmayacak.”
İstanbul Sözleşmesinin kadının yaşamındaki asıl büyük devrimi sadece şiddet anında bir yara bandı olmasında değil, o şiddeti üreten karanlık zihniyet ile şiddet daha doğmadan kurutma mücadelesindeydi. Kadını sadece “hayatta tutma” değil bu toplumda eşit,özgür ve korkusuz bir birey olarak “yaşatmayı “hedefliyordu. Karakollardaki keyfi uygumaların, mahkeme salonlarındaki o bilindik “iyi hal” indirimlerin karşısında dik bir duruştu. Evli olup olmadığına, kimliğine ya da statüsüne bakmaksızın, bu topraklarda bu toprakların hafızısına ortak olan her kadına eşit ve sınırsız bir koruma çemberi sunuyordu. Bugün sıkça karşımıza çıkan “Sözleşme bitti ama 6284 hala yürürlükte ,kadınlar yine güvende” söylemi tam olarak yazının başında bahsettiğimiz o yapay "unutkanlık uykusunun" ta kendisidir. 6284, doğası gereği bir “aksiyon “kanunudur. Şiddet kapıya dayandığı zaman o yarayı sarmak için devreye girer. Mağduru korur, faili uzaklaştırır. Peki ya o şiddeti doğuran o karanlık zihniyet? İşte 6284’ün tek başına yeterli kalmadığı nokta tam olarak burasıdır. İstanbul Sözleşmesi,şiddeti daha bir fikir olarak bile doğmadan önce devreye giren ,o karanlık zihniyeti kurutmayı hedefleyen bir ideolojidir. 6284 size bir sığınak verir ama İstanbul Sözleşmesi o sığınaklara hiç ihtiyaç duyulmayacak bir toplum inşa etmeye çalışır.
Tekrardan, unutmamak üzere: kadınların eşitçe var olabilmesinin hukuki güvencesi olan İstanbul Sözleşmesi Yaşatır!