Üçüncü Yola Nasıl Bakmalı?
Üçüncü Yola Nasıl Bakmalı?
Yazan: Özgür F. Yetimoğlu 22.03.2026
Sosyalizmin ve Kapitalizmin rekabet ettiği yirminci yüzyılın ortalarında sömürgeciliğe karşı bağımsızlık elde eden uluslar kapitalist olmayan bir kalkınma yolu arayışına girmişlerdi. Böylece hem bağımsızlık kazanan ülke gelişecek hem de bağımsızlığını ilelebet koruyabilecekti. Sosyalizmin ağırlığını koyduğu bir dönemde anlam kazanan bu ideolojiye üçüncü yol deniyor. Yazı, 21. yüzyılın ortasına ilerlerken yenilen bu ideolojilere nasıl yaklaşılması gerektiğini anlatacak. Bunun için Nasır Mısır’ı ve BAAS Suriye’si, Kaddafi Libya’sı ve Bolivarcı Venezuela örneklerine bakılacak ama yazı bir tarih anlatısı değil perspektif geliştirmeyi amaçlıyor. Yirminci
yüzyılın başında yine anti-emperyalist bağımsızlık savaşı vermiş ama Batı tipinde bir devlet kurma yoluna girmiş Kemalizm ve ondan esinlenen Burqibacılık ise açıkça kapitalist devlet inşa etme tercihlerinden dolayı yazının kapsamının dışında kalacak.
Üçüncü Yolun Kökenleri
Birinci Paylaşım Savaşı sırasında Büyük Ekim Devrimi ile sarsılan Rus Çarlığı yerini emekçilerin iktidarına bıraktı. Tarihin ilk reel sosyalizm deneyimi de bu sayede başlamış oldu. Bolşevikler iktidara yürüdüğünde bugüne dek süregelen tartışmalar da başlamış oldu. Sosyalist devrim kapitalizmin gelişkin olduğu işçi sınıfının örgütlendiği ülkelerde beklenirken daha çok köylü görünümü veren Rusya’da olmuştu, peki nasıl? Bolşevikler ve Lenin eşitsiz ve bileşik gelişen emperyalizm aşamasındaki Kapitalizmi iyi tahlil ettiler. Bütünün gelişiminin parçalara eşitsiz yansıdığı ama gelişimin birbirine bağlı olması anlamına gelen bu ilke kapitalizmi belli bölgelerde zayıf bırakmıştı. Burjuvazisi yeni serpilen Rusya’ya bu ilke iktidara tam anlamıyla yerleşemeyen burjuva sınıfı, sınıf intiharı yapmaya meyilli küçük burjuvalar, çarlık gericiliğine karşı savaşımda gönüllü kitleler, iki büyük kentte yükselen işçi sınıfı, gerici aristokrasi ve topraksız köylüler bırakmıştı. Bolşevikler ve Lenin yolunu çizdi yükselen burjuva sınıfının korkak olduğunu gördü sorunların çözümü için sosyalizm işaret edildi ve iktidarı zaten yerleşik olmayan burjuvazi alaşağı edildi. Bolşevikleri iktidara taşıyan marksizmin devrimci özüyle kendi topraklarında yeniden üretilip yapılan tahlillere yönelik uygulanan doğru stratejiler oldu. Bunlardan biri de çarlığın ‘ezilen halkların hapishanesi’ ilan edilip ulusların kaderlerini tayin hakkını ilan etmek oldu. Çarlık Rusya, Rus olmayan bütün halkları baskısıyla boğuyordu. Bolşevikler ulusal hareketlerin ortaya çıkarttığı enerjiyi gördüler hem çarlık gericiliğine karşı savaşımda hem de Bolşevizm’in yeni nüfuz alanlar bulmada işe yarayan bir ittifak kurdular. Gerçekten de Bolşevikler iktidara geldikten sonra özellikle devrim dalgası çekilirken ulusal hareketler Çarlık toprakları dışında emperyalizm ile emekçilerin iktidarı arasında tampon görevi gördüler Bolşeviklerin kontrol ettiği topraklar içinse kadro sorununu geçici olarak gidererek emekçi iktidarın kırlara taşınmasına yardımcı oldular öbür yandan da Beyaz Ordu’ya karşı savaşımda yardımcı oldular. Aslında ‘Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı’ Bolşevikler açısından ulusların emperyalizm karşıtı emekçi bir zeminde gönüllü birlikteliğini hedefleyen kendi varlığını ve kültürünü geliştirdiği bir ülke yaratmak anlamına geliyordu ve öyle de oldu. Feodal bağları güçlü olan halkları da uluslaştıran bu politika emekçi iktidarın kırlara yerleşmesine yardımcı oldu. Devrim dalgası Batı’da geriye çekilirken Asya’da emperyalizme karşı savaşım güçleniyordu. Ön Asya’da bağımsızlıkçı ve ulusçu Kemalist hareket emperyalizm ile savaşırken genç Sovyetler ile de dostluk kuruyordu. Kemalistler İran, Afganistan, Hindistan, Endonezya gibi sömürge veya yarı-sömürge ülkelere de ilham oluyor etkisi ile İngiliz emperyalizmini tehdit ediyordu. Sovyet dostluğunu kartını da cebine koyan Kemalistler iktidara geldikten sonra ulusal bir burjuva devlet kurdular Batı ile Sovyetler arasında denge konumuna oturabildiler. Kemalistlerin bağımsızlıkçılığı, emperyalizme karşı savaşımları ve Sovyetler birliği ile kurdukları ittifak üçüncü yol ideolojilerine ilham oldu elbette.
Lakin üçüncü yol ideolojileri Kemalist hareketin doğumuna göre sosyalizmin prestijli ve galip olduğu döneme doğdu bu bakımdan sosyalizm esintilerinden daha çok etkilendi. Kemalizm ise geç kalmış bir burjuva devriminin Türkiye topraklarında uygulanan programı olarak önemli miraslar bıraksa da birçok sorunun çözümünü sosyalist devrime devretti. Sovyetler Birliği ise işçi devletinin korunmasını öne çıkaran bir dış politikayı tercih etmeye girişiyor yeni bir devrim
dalgası beklemeye başlıyordu.
Başbakan İnönü, Sovyetler Birliği Başbakanı Molotov ile Moskova'da bir Tren İstasyonu'nda, 25 Nisan 1932
Üçüncü Yolun Doğduğu Zemin
İkinci Dünya Savaşı, sosyalizmin etkisini ve prestijini arttırdığı, ulusal kurtuluş mücadelelerinin yükseldiği, Dünyada devrimci kalkışmalara olanak sağlayan bir ortam yarattı. Komünistler, faşizme karşı savaşımda en ön safta çarpışmış yurtlarını kurtarmış bunun sonucunda ya iktidara gelmiş ya da iktidar ortağı olmuş vaziyetteydiler. Sovyetler Birliği’nin ise dış politikası Batı ile yapılan uzlaşıyı genel anlamıyla korumaktı. Tabi ki bu komünist hareketin bileşenlerini durdurmadı, Yunanistan ve Türkiye biri düşük yoğunluklu olmak üzere iç savaşlar yaşadılar. Sovyetler Birliği’nin önerisi ise işçi devletini ve sosyalizmin kazanımlarını korumak adına demokratik düzen için cepheler kurmak kapitalizmi ve kapitalizmin yarattığı savaş tehdidini geriletmekti. Bu sayede komünist hareket Dünyada barış mücadelesine ve demokratik cephe girişimlerine öncülük etti. Bir yandan da bağımsızlığını elde eden veya elde etmek isteyen uluslar emperyalizmin krizini derinleştiriyordu. Komünizm tehdidi yüzünden işçi sınıfına tavizler vermek zorunda kalan Batı rejimleri kaynakları sömürdüğü ülkelerden sağlıyordu. Bu ortamda o
ülkeler kağıt üstünde bağımsız olsa bile tekellerin egemenliği ile ekonomik sömürü devam ediyor sömürgeleştirme gizlenmiş oluyordu. İşte buna karşı ulusal tondaki itirazlar sosyalizmin prestiji ve emperyalist sistemi geriletme stratejisinin yanı sıra anti-tekelci demokratik cepheler kurma vizyonuyla da çakıştı. Sosyalistlerin belli ölçütlerle ağırlık koyması umulan ulusal kurtuluş hareketleri bağımsız bir ülke yaratacak devlet denetiminde ve Sovyet dostluğunda birekonomik modelde kalkınacaktı. Bu sayede emperyalist hegemonya gerilediği gibi sosyalist blok dostlar edinecek sosyalist hareket yeni devrimci durumda sıçrama imkanı bulacaktı. Dünyada esen sol,
kalkınma ve bağımsızlık rüzgarlarının da etkisi ile ‘milliyetçilik bayrağını taşıyan sosyalistler’ birçok yerde iktidara geldiler. Gerçekten de emperyalizm için istenmeyen durumlar yaratıp
Sovyetler Birliği ile dost oldular bunun yanı sıra uluslarına göreli refah yarattılar. Bu bakışın doğduğu zemin aslında Sosyalizmin prestiji ve emekçi devletinin dış politika tercihi ile sömürge
uluslarının bağımsızlık özleminin çakıştığı bir zaman diliminde ortaya çıktı. İşçi devletinin de ulusal hareketlerle ittifak stratejisi bu zemini güçlendiren en önemli etkenlerden olduğu tekrarla not edilmeli.
Üçüncü Yolculara Kısa Bir Bakış
Sovyetlerin etkisini arttırdığı, ulusal kurtuluş hareketlerinin emperyalizmi geriye ittiği bu zeminde bağımsızlık kazanan uluslar için bağımsızlığı koruma sorunu ortaya çıktı. Bu soruna yanıt
ekonomik bağımsızlıkla beraber geri kalmışlığa(veya geri bırakılmışlık) karşı kalkınmacılık, Emperyalistlerin ülke üzerindeki mali ve ekonomik gücü yanı sıra bu güç sayesinde kurduğu siyasal tahakküme karşı millileştirme kavramları yanıt olarak bulundu. Örneğin Cemal Abdülnasır’ın Mısır'da Süveyş Kanalı'nın yabancı devletlerden alınıp devletleştirilmesi, Hafız Esad dönemi Suriye'de büyük sanayi tesisleri ve dış ticaret, petrol sektörünün devletleştirilmesi ve toprak reformu yapılması, Kaddafi Libya'sı ve Chavez dönemi Venezuela'da ise petrolü devlet kontrolüne alınıp sağlık, eğitim başta olmak üzere kamusal harcamalar için kullanılmasına (Kaddafi Libya’sında ihracatın %97’sini petrol sağlıyor, Venezuela’da ise kamu gelirlerinin %56’sını petrol sektörü oluşturuyordu) sanayileşmenin eşlik etmesi öngörülen kalkınmacılık
gerçekten de emperyalizmin alanını Sovyet dostluğu, İsrail karşıtlığı vb. şekillerle daraltan ve ülke uluslarına eski dönemlere göre daha müreffeh bir yaşamı sunan rejimler yarattı.Velhasıl, Batı Karşıtlığı üzerinden şekillenen anti-emperyalist ve bağımsızlıkçı dış politika, devletin öncülük ettiği millileştirme ve sanayileşme hamleleri ve doğal kaynakların kontrol edilmesiyle ortaya
çıkan zenginliğin sosyal politikalara kaynak sağlaması bu rejimlerin ortak özellikleri olarak öne çıkmaktadır. Ayrıca Mısır ve Suriye örneklerinde gördüğümüz üzere 'Arap Sosyalizmi' keskin bir laik tavra sahiptir.
Muammer Kaddafi ve Hugo Chavez, 28 Eylül 2009, Margarita Adası
Üçüncü Yolun Açmazları
Üçüncü Yolculuk emperyalizmi geriletip, Sovyetler Birliği’ne alan açtığı ya da en azından Sovyetler Birliği ile emperyalist devletler arasında tampon olduğu ölçüde değerliydi. Ayrıca genelde laik ve sosyal adaletçi yapısı bölgede ilerici dinamiklerin gelişmesine sebep oluyordu. Lakin bu ideoloji gün sonunda tarihin tekerlerini ileri çeviren işçi sınıfının kendi öz ideolojisi değil küçük burjuvazi temelli aydın ve askerlerin ideolojisi idi. Tabi ki Sovyetler Birliği’nin dış
politikası ve ulusal hareketlerin çıkış yaptığı bir dönemde ilerici roller oynadı ama tarihi tamamen ileri götürecek olanın 1848’den beri işçi sınıfı olduğunu bildiğimizden işçi sınıfına dayanmayan ilerici iktidarların barutunun tükeneceğini de biliyoruz. İşçi sınıfına dayanmayan rejimler ya da işçi sınıfından vazgeçen rejimler sömürüye karşı yenilmeye mahkum. Bunun sebeplerini üçüncü yol üzerinden inceleyeceğiz. Üçüncü yol rejimleri genelde enerji kaynakları temelli bir politika
uyguladı. Sosyal adalet ve kalkınmanın temelini petrol gibi enerji kaynakları oluşturdu. Bu bakımdan ekonomik durum ve refah büyük ölçüde enerji kaynaklarına bağlıydı. Petrol fiyatlarının dengesiz seyrettiği durumlarda ekonomiler daha kırılgan hale geliyor ve toplum kesimlerinin huzursuzluğu artıyordur. Rejimlerin buna bulduğu çözüm ise kamucu reformları ilerletmek değil liberal açılımlar yapmak oldu. Sovyetler Birliği’nin çözüldüğü ve Batı’nın tarihin sonunu ilan ettiği dönemde aslında her şey yeniden başlıyordu. ABD merkezli Batı emperyalizminin önündeki tek gerçek engel kalkmıştı. Artık emperyalizm kuralsızca ve sınır tanımadan istemediği her şeyidüzenlemeye girişecekti. Buraya tekrar dönecek, emperyalistlerin rejimlerin açıklarından nasıl faydalandığını göreceğiz. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra rejimlerin en büyük dayanaklarından biri ortadan kalkmış oldu. Ulusal hareketlerin bir çoğu da zaten geri çekilmiş durumdaydı. Bu ortamda üçüncü yol rejimleri yeni dengeye ayak uydurmak için kısmi atılımlar denediler.
Batı ile görece seviyeli ilişkiler, kamusal alanı daraltan liberal reformlar gün geçtikçe etkisini arttırdı. Liberal reformlar, piyasa ekonomisini ülkelere sokuyor devletin maliyesini kurtarmaya yetmediği gibi rejimlerin tabanı olan halk kesimleri sosyal programlardan mahrum kalıyor piyasa ile bir başlarına kalıyorlardı. Artan işsizlik yoksulluğu artırırken ücretleri de baskılıyor halk kesimlerinde huzursuzluk artıyordu. Aynı zamanda ülkeye giren uluslararası sermaye Batı karşıtı politikalardan verilen tavizlerle birleşince emperyalistlerin kolayca ülkeye müdahale
etmesine alan yaratıyordu. Aslında rejimler istenmedikleri sistem tarafından tasfiyelerini kolaylaştırmak adına sistemin içine dahil ediliyorlardı hem de denge bulmak, devamlılığı sağlamak adına kendi rızalarıyla. Beşar Esad dönemi Suriye’si bunun en ileri örneklerinde birini teşkil ediyor. Öyle ki Beşar Esad, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesini destekleyecek bunu hem Türkiye hem de Suriye için önemli olduğunu söyleyecekti. Aynı, Avrupa Birliği aradan çok uzun yıllar geçmeden Suriye’ye yönelik emperyalist müdahale başlatmak için cihatçılar katliam yaparken rejimi sivil katletmekte suçlayan vakıflarla kendine meşruiyet yaratacaktı. Zaten yoksullaşma ile burun buruna gelen halk Arap Baharı ile ayaklanmış reform vadeden Esad’ı ise alan açtığı Batı’nın müdahaleleri sıkıştırmış ve sonun başlangıç yolu aslında BAAS kamuculukta, bağımsızlıkta, emekçilerin çıkarında ısrar ettiği için değil emperyalist sisteme bu konularda tavizler verdiği için döşenmişti. Kaddafi Libya’sı, Afrika Birliği ve kalkınmacılık fikirleriyle ABD’yi epey rahatsız ediyordu. ABD kredilerine karşı Afrika ülkelerine para akıtıyor halkının ve bütün bölgenin kendi öz kaynakları ve birliği ile kalkınması için çaba harcıyor, bölgede ABD üssü kurma girişimlerine karşı mücadele ediyordu. Sovyetler yıkıldıktan sonra Kaddafi Esad’ın
aksine sıranın kendisine geleceğinin farkındaydı bunun üzerine Kaddafi’nin Esad kadar saf davranmadığı söylenebilir. Ama nasıl 1960’ların modası ‘kalkınmacılık’ ise 2000’lerin başında moda ‘Batı ile denge’ olmuştu. Zaten Kaddafi Libyası BAAS’ın aksine aydınlanmacı bir damar taşımaktan uzaktı. Suriye’de toprak reformları ve laiklik hamlesiyle halk eski düzenin kalıntılarından daha kolay kurtulabildi. Libya’da ise aşiret yapısı dağılmadığı gibi (Ülkede 140
ana aşiret kolun ayrılan yaklaşık 2 bin aşiret var) rejim dinsel yanını korudu bu bakımdan halk eski düzenle iç içe yaşıyordu. Bu içsel yapı da kırılmaya çok müsaitti, emperyalist güçler Kaddafi’nin hatalarıyla merkezi bürokrasiden ajan devşirince bu yapılara da ulaştı, Libya bu
yüzden bütünlüğünü koruyamadı. Bütünlüğünü yitiren devletin enerji sektörüne bağımlı ekonomisi de hemen kırılganlık gösterdi. Kaddafi zaten rejimi devam ettirmek için Batı ile mali antlaşmalar yapmıştı hatta Batı bankalarına aktardığı ve Libya halkına ait olan paraya savaş
dönemi emperyalistlerce el konuldu. 2001’de başlayan Batı ile yakınlaşmayı içeren pragmatist politika, nükleer silah üretme programının durdurulması, ABD’den kredi alımı ile askeri ve özellikle enerji sektörünü ilgilendiren ekonomi kapsamlı anlaşmanın imzalanması, AB ile askeri kapsamı olan anlaşma en son Kaddafi Libya’sının Filistinli direniş gruplarına desteğini kesip direniş örgütlerine dair dosyaları ABD’ye teslim etmesi ile teslimiyet (ve ihanet) biçimini aldı.(1) Bu süreç emperyalistlerin girdi yapma kapasitesini ve olanaklarını arttırdı. Emperyalistler Libya’yı siyasal, ekonomik vs. her açıdan teslim alımaya başlamıştı. Velhasıl Libya da
dengecilik safsatasına kapılarak gün sonunda Esad ile aynı kuyuya düştü. Venezuela’da ise devrimci iktidar; sol dalganın geri çekilişi, hiperenflasyon (2018’de %65.374 ile zirve yaptı), reel ücretlerin düşüşü gibi kırılgan ekonominin krizini derinleştiren faktörlerin yükselen etkisi ve ABD’nin ambargo başta olmak üzere her türlü müdahalesinin güçlenmesiyle beraber içerideki muhalefet kanadının da ABD belirlenimine girmesi sebepleriyle güçsüzleşti. Merkezi iktidar emekçileri iktidara daha fazla katma yollarını tam anlamıyla bulamadı, devlet bürokrasisi içinde satın alınan unsurlar ile de Venezuela’nın başkanı bir haydutluk girişimi ile kaçırıldı. En azından
şimdilik bunun halkı konsolide emperyalizme karşı ettiğini yine de tehlike diğer örneklerde olduğu gibi açık. Çok detayına girmediğimiz bu örnekler bize birkaç ders veriyor. Birincisi ve en önemlisi işçi sınıfına emekçilere dayanmayan, emekçilerin örgütlenip iktidara yürümesine izin vermeyen iktidarların dayanak noktaları kalmamış demektir. Özellikle küreselleşme kavramı
ile ulus devletleri hedef tahtasına koyan emperyalizm, devletlerin sermayesi ile kurduğu ilişkiyi göz önünde bulundurursak ulus devletlerin artık tek dayanakları emekçi sınıfların kendisidir.
Bağımsızlık emperyalistler arasındaki dengelere yerleşerek değil halkın örgütlü gücüyle yönetime katılırsa korunur. İkincisi emperyalizme verilen tavizler rejimleri daha dayanaksız, güçsüz ve kırılgan kılmaktadır. Sistem bu sayede rejimleri daha kolay müdahale alanı bulmakta, içerideki isyanları kendi çizgisine çekebilmektedir. Sağlam ve bağımsız rejimin yolu ancak emekçi
halkın çıkarına ilkelerin emekçilerle beraber savunulmasıyla mümkündür. Üçüncüsü merkezi bürokrasi, askeriye ve liderliklere dayanan iktidar yapıları emperyalizm tarafından kolayca satın alınabilir. Emperyalizmin müdahale olanakları politize edilmiş halk kitlelerinin bilinçli kuvvetiyle bertaraf edilmelidir. Bu bakımdan çağdaşlaşma hamlesi ve halkı yönetime katacak mekanizmalar kurmak her devrimci iktidarın ayakta kalmak için kaçınılmaz görevleridir.
Haydutluk Çağı’na Karşı Ne Yapmalı ve Sonuç
Yirminci yüzyılın sonunda dağılan Sovyetler Birliği’nden sonra yirmi birinci yüzyılın başında Batı üçüncü yol rejimlerinin neredeyse hepsini tasfiye etti. Dünya artık kural tanımaz, savaş, göç ve açlık üreten, soykırımlar, katliamlar, uyuşturucu, iklim krizi vb. sebepleri yaratarak insanlığa savaş açmış kapitalizmin en yüksek aşaması emperyalizm ile karşı karşıya. Bu sistem yoksulları daha fazla yoksullaştırırken karlarına kar katan azınlığın, yükselen kadın düşmanlığının ve Gazze soykırımının düzeni. Üçüncü yol ideolojileri de bize gösteriyor ki ya bu düzen seçilmeli ya da bu düzenin yıkılıp yerine yenisinin kurulması ve yeni düzeni kuracak sınıfın safı seçilmeli. Üçüncü Yol Rejimlerinin zaafları ortada. Satın alınabilir devlet kliklerine dayanması, emperyalist sisteme verilen tavizler sonucu bağımsız hareket alanın kısıtlanması ve ülkeye müdahale alanının açılması, emperyalistler arası dengeye güvenmek, halk kesimlerini iktidardan uzak tutmak. Sovyetler Birliği varken güvence de olan rejimler ne kendilerine güvendiler ne de Sovyetler kadar kararlı bir dost bulabildiler. Oysa tek kişilere, devletin bürokratik veya askeri kliklerine değil emekçi halkın örgütlü gücüne dayanan bir mekanizma inşa edilip korunsaydı, emekçilerin bağımsız ülkelerini savunmak için uluslararası dayanışmacılığı, anti-emperyalist mücadeleyi ve
bağımsızlıkçılığı savunacağı bir zemin inşa edilseydi, her krizde emperyalistlere değil halka sırt dayansaydı rejimler ayakta kalabilirdi. Ama üçüncü yolcuların temelinde emekçi sınıfa dayanmak yok sosyalizm ve kapitalizm arasında bir yol açmak var. Sosyalizmin yokluğunda başarı şansı da yok. İnsanlık elbette yine ileri atılacaktır, bu sefer iki tercih dışında bir şans olmadığını daha iyi anlamak gerek. Bağımsızlık, laiklik, sosyal bir devlet programı… bugün emperyalist sistem ve neo-liberal saldırılar bireyi atomize ederken devletleri de sermaye dolaşımı adına kendine bağlıyor. Devletler artık vatandaşına karşı sorumlu değil bütün ‘görev’lerini terk ediyorlar, sınırlar
belirsizleşiyor. Neden ? Üç beş zengin daha fazla kar etsin diye. Sonucunu depremde, çeteler altındaki mahallerimizde, Suriye’de, Gazze’de yaşamın her alanında görüyoruz. Bugün hiç olmadığı kadarkeskin olan bir ayrım önümüzde. Haydutluk veya eşitlik, üçüncü yol defterini kapatan bizzat üçüncü yolun haydutluğa verdiği tavizlerin kendisine yönelik saldırı ve tasfiye dalgası haline gelmesi. Çıkan sonuç ortada üçüncü yolun yokluğunda Dünya daha iyi daha güzel
değil, kendi uluslarına bıraktığı eşitlikçi, aydınlanmacı miras değerli ama yetmez. İnsanlık uzun yürüyüşünde kapitalist haydutluğa karşı emekçilerin kendi iktidarı ile cevap vermek zorunda. Tek adamlar, devletin bürokrasisi, zinde kuvvetler, ne dersek diyelim, yenilebilirler. Dünyadaki gücü yaratan emekçi halk ise gücü eline alabilir işte o zaman ne emperyalist müdahale ne de başkanın kaçırılması mümkün olacaktır. Bunun yolu ise açık sosyalizme her zamankinden daha fazla
sarılmak. Hep söylendiği gibi ‘örgütlü bir halkı hiçbir kuvvet yenemez’
(1)Arap Baharı Aldatmacası, syf. 86. , Yazılama Yayınevi, 3. Baskı, Alper Birdal-Yiğit Günay