Sivas Kongresi
Sivas Kongresi
Yazan: Kardelen Üşümüş 04.09.2026
Erzurum Kongresi’nin 7 Ağustos 1919’da çalışmalarını tamamlamasının ardından, Anadolu’da gelişen millî hareket yeni bir dönemece girdi. Erzurum’da toplanan kongre, görünüşte Doğu vilayetlerinin karşı karşıya bulunduğu tehditleri bertaraf etmek amacıyla yerel bir inisiyatif olarak başlamış olsa da, alınan kararlar itibarıyla bütün vatanı ilgilendiren siyasi bir çerçeve ortaya koymuştu. Ancak bu kararların bütün ülkeyi kapsayacak şekilde uygulanabilmesi ve millî hareketin ulusal bir meşruiyet zeminine tam anlamıyla oturabilmesi için, kararların bölgesel bir heyet tarafından değil, tüm yurdu temsil eden bir ulusal kongre tarafından onaylanması ihtiyaç duyuluyordu.
Bu gereklilik, Millî Mücadele’nin başından beri öngörülen teşkilatlanma stratejisinin bir parçasıydı. Zira vatanın kurtuluşunun bölgesel direnişlerle değil, ortak bir siyasi iradeyle mümkün olabileceği düşüncesi, Anadolu’ya geçiş sürecinin temel felsefesini oluşturuyordu.
Mustafa Kemal Paşa ve Beraberindekiler, Erzurum Kongresi sürerken
Erzurum’dan Sivas’a: Millî Hareketi Bütünleştirme İhtiyacı ve Hazırlık Süreci
Mondros Mütarekesi sonrasında ülkenin içine sürüklendiği siyasi ve askerî kriz karşısında, yerel direniş hareketlerinin ve birbirinden bağımsız faaliyet gösteren Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin tek bir merkezden yönetilmemesi, hareketin askerî gücünü zayıflattığı gibi siyasi etkisini de sınırlandırıyordu. İzmir’de, Trakya’da, Kilikya’da veya Trabzon’da faaliyet gösteren teşkilatlar kendi bölgelerini savunmaya odaklanmış durumdaydı. Sivas Kongresi, bu dağınık yapının ortak bir siyasi program ve tek bir idari merkez etrafında kurumsallaşması ihtiyacının doğrudan bir sonucu olarak ortaya çıktı.
Mustafa Kemal Paşa’nın 22 Haziran 1919’da yayımladığı Amasya Genelgesi’nde, "Anadolu’nun her bakımdan en güvenilir yeri olan Sivas’ta, millî bir kongrenin acele olarak toplanması" çağrısı yapılmıştı. Erzurum Kongresi süreci devam ederken dahi, asıl ulusal kongrenin Sivas’ta toplanacağı düşüncesi muhafaza ediliyordu. Sivas’ın kongre merkezi olarak belirlenmesi dönemin şartları içerisinde stratejik bir tercihti. Sivas'ın Anadolu'nun iç kesimlerinde bulunması, ulaşım bakımından elverişli bir konumda olması ve şehirdeki mülkî ve askerî makamların millî harekete bütünüyle karşı bir tutum içinde olmaması, kongrenin burada toplanmasını kolaylaştıran unsurlar arasında değerlendirilebilir.
Ancak Erzurum’da alınan kararların Anadolu’da yarattığı yankı, İstanbul Hükûmeti ve İtilaf Devletleri nezdinde ciddi bir rahatsızlık yaratmıştı. Bu nedenle Sivas’taki hazırlık süreci, Erzurum Kongresi’ne kıyasla çok daha karmaşık siyasi krizlere ve idari engellemelere sahne olacaktı.
Sivas’a Giden Yol: Siyasi Krizler ve İdari Engellemeler
Sivas Kongresi’nin toplanması yönündeki çalışmalar hız kazandıkça, hem İstanbul Hükûmeti’nin hem de İtilaf Devletleri temsilcilerinin Anadolu’daki bu teşkilatlanmaya yönelik tepkileri sertleşmeye başladı. İstanbul Hükûmeti açısından mesele, Anadolu’da merkezî otoritenin tamamen dışında, doğrudan millet iradesine dayanan yeni bir siyasi gücün ortaya çıkmasıydı. Damat Ferit Paşa Hükûmeti, İtilaf Devletleri ile yürütülen diplomatik ilişkilerin bozulacağı ve barış antlaşması sürecinin zedeleneceği endişesiyle, Anadolu’daki bu kongre girişimini devlete karşı bir "isyan" hareketi olarak nitelendirme eğilimindeydi.
Bu süreçte karşılaşılan ilk ciddi diplomatik tehdit, Fransız Jandarma Müfettişi Binbaşı Brunot’nun Sivas Valisi Reşit Paşa ile yaptığı görüşmelerde ortaya çıktı. Brunot, Sivas’ta bir kongrenin toplanması hâlinde, şehrin Fransız birlikleri tarafından işgal edilebileceğini bildirdi. Bu durum, mütareke şartları altında zaten endişeli olan yerel idareciler üzerinde ciddi bir baskı oluşturdu. Sivas Valisi Reşit Paşa, Heyet-i Temsiliye'ye gönderdiği telgraflarda kongrenin başka bir şehre alınmasını, aksi takdirde Sivas’ın işgal riskiyle karşı karşıya kalacağını belirtti. Ancak Mustafa Kemal Paşa ve beraberindeki heyet, bu tehdidin gerçekleşme ihtimalini düşük görerek kongrenin Sivas’ta toplanma kararından vazgeçmedi.
İtilaf Devletleri’nin tehditlerinin ötesinde, kongreyi engellemeye yönelik en somut idari girişim İstanbul Hükûmeti tarafından planlandı. Damat Ferit Paşa Hükûmeti, Elazığ Valiliğine atanan Ali Galip Bey’i, Sivas Kongresi’ni dağıtmak, heyet üyelerini tutuklamakla görevlendirdi. Ali Galip, Malatya Mutasarrıfı Halil Bey ve İngiliz Binbaşı Edward William Charles Noel ile temas kurarak bölgedeki bazı aşiretlerden silahlı bir güç oluşturup Sivas’a yürümeyi planlamıştı. Tarihe "Ali Galip Olayı" olarak geçen bu teşebbüs, İstanbul Hükûmeti’nin Anadolu’daki idari otoritesini kullanarak millî hareketi bastırma çabasının en belirgin örneğiydi.
Elazığ Valisi Ali Galip
Ali Galip’in Sivas’a yönelik girişimi, kongrenin açılışından önce başlatılmış olmakla birlikte, kongrenin ilk günlerinde de devam etti. 4 Eylül 1919’da Sivas Kongresi çalışmalarına başladığında Ali Galip ve beraberindekilerin Sivas’a yönelik girişimi henüz tamamen sonuçlanmış değildi. 8-9 Eylül günlerinde Mustafa Kemal Paşa’nın girişimin bastırılması için bölgedeki askerî ve idarî makamlara verdiği talimatlar ve alınan tedbirler sonucunda Ali Galip’in planı etkisiz hâle getirildi. Ali Galip ve beraberindekiler, girişimin başarısızlığa uğraması üzerine 11 Eylül 1919 civarında Halep’e kaçmak zorunda kaldılar. Böylece kongre devam ederken de sürdürülen bu girişim başarısızlıkla sonuçlandı. Bu olay, İstanbul Hükûmeti’nin Anadolu’da kendi valileri aracılığıyla dahi otorite kuramadığını açıkça ortaya koydu.
Kongrenin Açılışı: Meşruiyet Arayışı ve İttihatçılık Tartışmaları
Yaşanan bütün ulaşım güçlüklerine, idari engellemelere ve güvenlik kaygılarına rağmen Sivas Kongresi, 4 Eylül 1919 Perşembe günü Sivas Lisesi (Mekteb-i Sultani) binasında çalışmalarına başladı. Erzurum Kongresi’ne sadece Doğu vilayetlerinden temsilciler katılmışken, Sivas Kongresi Amasya Genelgesi’nde öngörüldüğü üzere bütün vatanı temsil edecek bir nitelikte tasarlanmıştı. İllerdeki Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri tarafından seçilen delegelerin Sivas’a ulaşması hedeflenmişti. Ancak kongre başladığında katılımcı sayısı beklenenin oldukça altındaydı. İlerleyen günlerde de katılım sağlayan temsilciler ile çalışmalar yürütüldü. Temsilci sayısının azlığı, dönemin güvenlik ortamının ve engellemelerin bir sonucuydu. Buna rağmen, katılan delegelerin yurdun farklı coğrafyalarını temsil etmesi, toplantının ulusal bir kongre niteliği taşıması için siyasi açıdan yeterli görüldü.
Kongrenin ilk oturumlarında en fazla üzerinde durulan konulardan biri, toplantının siyasi mahiyeti üzerine yapılan tartışmalardı. Birinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı sonuçlarından İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni sorumlu tutan geniş bir kesim bulunuyordu. Anadolu’da filizlenen millî hareketin, İttihatçılığın yeni bir formda diriltilmesi çabası olarak algılanması, hareketin hem iç kamuoyunda hem de dış dünyada meşruiyetini zedeleyebilirdi. İtilaf Devletleri, millî hareketi İttihatçı bir komplo olarak gösterme çabası içindeydi. Bu iddiaların önünü kesmek ve hareketin salt vatanın kurtuluşuna odaklanan partiler üstü bir oluşum olduğunu göstermek amacıyla, kongrenin açılışında tüm delegeler "İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ihyasına çalışmayacaklarına ve mevcut siyasi fırkalardan hiçbirinin emellerine hizmet etmeyeceklerine" dair yemin ettiler. Bu adım, hareketin siyasi hesaplaşmalardan uzak, millî bir yapı olduğunu ortaya koyan meşruiyet inşasıydı.
Atatürk, Rauf Orbay ve ve Ali Fuat Cebesoy planlar üzerinde çalışıyor. Sivas Kongresinden bir gece önce.
Başkanlık Sorunu ve Temsil Krizi
Toplantının ilk günlerinde gündemi meşgul eden bir diğer mesele, kongre başkanlığı seçimi oldu. Erzurum Kongresi’ne başkanlık etmiş olan Mustafa Kemal Paşa’nın, Sivas Kongresi’ne de başkanlık etmesi doğal bir seyir gibi görünse de, delegeler arasında bu durum tartışma yarattı. Bazı temsilciler, liderliğin tek bir kişide toplanmasının ileride demokratik temsili zedeleyeceği ve kişisel liderliğin güçlenmesine yol açabileceği endişesini dile getirdiler.
Kongre başkanlığının dönüşümlü olarak yapılması veya Rauf (Orbay) Bey gibi farklı isimlerin başkanlığa getirilmesi gerektiği yönünde fikirler öne sürüldü. Bu tartışmalar, hareket içerisindeki çoğulcu işleyiş arayışlarını yansıtması bakımından dikkat çekicidir. Yapılan gizli oylama sonucunda Mustafa Kemal Paşa, çoğunluğun oyunu alarak kongre başkanı seçildi. Bu seçim, Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu hareketindeki konumunun, ulusal düzeydeki delegeler tarafından resmi olarak da tescil edilmesi anlamına geliyordu.
Kongrenin En Uzun Gündemi: Manda ve Himaye Tartışmaları
Sivas Kongresi tutanakları incelendiğinde, üzerinde en fazla durulan konunun dış politika ve ülkenin uluslararası alandaki konumu olduğu görülmektedir. Özellikle manda ve himaye meselesi, kongrenin en uzun ve hararetli müzakerelerine sahne olmuştur. Birinci Dünya Savaşı’ndan ağır bir yenilgiyle çıkmış, ordusu terhis edilmiş ve maliyesi çökmüş bir devletin kendi imkânlarıyla bağımsızlığını koruyabilmesi, dönemin şartları içerisinde pek çok devlet adamı tarafından ihtimal dâhilinde görülmüyordu.
Bu karamsar tablo içerisinde, kongreye katılan aydınların ve delegelerin bir kısmı kurtuluşu güçlü bir devletin siyasi ve ekonomik güvencesi altına girmekte arıyordu. Bilhassa Amerikan mandası fikri, ciddi destek bulan seçeneklerden biriydi. İngiltere veya Fransa gibi sömürgeci bir geçmişi olan devletler yerine, Wilson İlkeleri’ni yayımlayan Amerika Birleşik Devletleri’nin koruması altına girmek, Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü koruyacak bir çözüm olarak değerlendiriliyordu.
Kongrede İsmail Fazıl Paşa, İsmail Hami Bey, Bekir Sami Bey ve Kara Vasıf Bey gibi isimler, manda fikrinin güçlü savunucuları arasında yer aldı. Bu isimler, manda idaresini vatanın zararına bir adım olarak değil; ülkenin içinde bulunduğu ekonomik buhranı ve dış politikadaki yalnızlığı rasyonel bir biçimde aşmanın aracı olarak görüyorlardı. İsmail Hami Bey'in kongrede yaptığı uzun konuşmalar, dış yardım olmadan devletin askeri ve mali kapasitesinin bağımsızlığı sürdürmeye yetmeyeceği temeline dayanıyordu. Onlara göre, devletin tamamen parçalanmasındansa, belirli bir süre Amerikan koruması altında toparlanmak, dönemin bazı önemli isimlerince gerekli görülüyordu. 8 Eylül 1919 günü yapılan oturumlarda, Amerikan mandası lehine yirmi beş imzalı bir muhtıra kongreye sunuldu.
Buna karşın, Mustafa Kemal Paşa ve tam bağımsızlık fikrini savunan delegeler, manda idaresinin zamanla sömürgeciliğe dönüşeceğini, bağımsızlığın bir kez kaybedildiğinde geri alınmasının mümkün olmayacağını savundular. Ülkenin kalkınması için teknik veya mali dış yardım alınabileceği, ancak bunun siyasi bağımsızlığa müdahale etmeyen bir devletlerarası ilişki sınırında kalması gerektiği vurgulandı.
Uzun süren tartışmaların ardından, manda ve himaye fikri farklı görüşler arasında değerlendirilmiştir. Manda lehine hazırlanan muhtıra ve öneriler üzerindeki görüşmeler sonucunda, bu fikri savunan teklif geri çekilmiştir. Bununla birlikte kongrede, ülkenin ekonomik ve teknik ihtiyaçlarının karşılanması için dış yardım alınması bütünüyle reddedilmemiştir. Kongrede kabul edilen anlayış, dış yardımın ancak devlet ve milletin iç ve dış bağımsızlığı ile vatanın bütünlüğü korunmak şartıyla mümkün olabileceği yönündeydi. Böylece siyasi bağımsızlıktan taviz verilmeden, ülkenin ihtiyaç duyduğu fennî, sınaî ve iktisadî desteğin dışarıdan sağlanabileceği kabul edilmiştir.
Sivas Kongresi'nin yapıldığı Sivas İdadisi
Sivas Kongresi Kararları: Millî Mücadelenin Siyasi Programının İlanı
Sivas Kongresi’nde yürütülen uzun ve çetin müzakerelerin ardından, 11 Eylül 1919 tarihinde kongre kararları 10 maddelik bir beyanname hâlinde kamuoyuna ilan edildi. Bu metin, Erzurum Kongresi’nde bölgesel sınırlar içinde çizilen siyasi çerçevenin genişletilerek ulusal bir formata kavuşturulmuş hâliydi. Sivas’ta yayımlanan bu 10 maddelik bildiri, Mondros Mütarekesi sonrasında ortaya çıkan bölgesel savunma refleksinin, tüm ülkeyi kapsayan bir ulusal kurtuluş doktrinine dönüştüğünün en somut belgesidir.
Kongrede alınan kararlar ve bu kararların taşıdığı siyasi anlamlar şu şekilde şekillenmiştir:
1. "Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı 30 Ekim 1918’deki sınır içinde kalan ve ezici çoğunluğu Müslüman olan Osmanlı ülkesi toprakları birbirinden ayrılmaz ve hiçbir bahane ile bölünmez bir bütündür. Osmanlı ülkesinde yaşayan bütün Müslümanlar birbirlerine karşı saygı ve fedakârlık duygularıyla dolu, ırkî ve içtimaî haklarına ve mahallî şartlarına riayetkâr öz kardeşlerdir." Erzurum Kongresi’nde ilk kez telaffuz edilen vatanın bölünmezliği ilkesi, Sivas’ta çok daha net bir coğrafi ve demografik tanımlamayla teyit edilmiştir. Bu karar, sınırları Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı günkü fiili duruma göre çizerek, İtilaf Devletleri’nin Anadolu’yu farklı nüfuz bölgelerine ayırma planlarına karşı hukuki bir set çekmiştir. Madde içerisindeki "ezici çoğunluğu Müslüman olan" vurgusu, Wilson İlkeleri’nin milliyetler esasına dayanan nüfus çoğunluğu kuralına atıf yaparak, diplomatik bir meşruiyet zemini yaratmayı amaçlamıştır. Bu anlayış, ilerleyen süreçte kabul edilecek olan Misak-ı Millî’nin temel coğrafi çerçevesini oluşturmuştur.
2. "Osmanlı toplumunun bütünlüğü ve millî bağımsızlığımızın sağlanması, yüce hilâfet ve saltanat makamının korunması için Kuva-yı Milliyeyi amil ve irade-i milliyeyi hâkim kılmak esastır." Bu madde, Osmanlı siyasi düşüncesinde yaşanan köklü değişimin en belirgin ifadesidir. Siyasi meşruiyetin kaynağı olarak milletin bizzat kurduğu silahlı güce (Kuvâ-yı Milliye) ve halkın kendi iradesine (irade-i milliye) işaret edilmiştir. Maddede hilafet ve saltanat makamının korunmasına yapılan vurgu ise, padişaha bağlılığın güçlü olduğu bir dönemde Anadolu halkını ve muhafazakâr kesimleri millî hareketin etrafında birleştirmeyi amaçlayan stratejik bir siyasi hamledir. Egemenlik hakkı fiilen halka doğru yer değiştirirken, mevcut devlet kurumlarıyla doğrudan bir çatışmaya girilmesinden kaçınılmıştır.
3. "Osmanlı ülkesinin herhangi bir bölgesine karşı yapılacak saldırı ve işgale bilhassa vatanımız dâhilinde bağımsız Rum ve Ermeni devletleri kurulmasına karşı Aydın, Manisa ve Balıkesir cephelerindeki Millî Mücadele gibi birlik içinde müdafaa ve direniş esası kabul edilmiştir." Savaş sonrasında Doğu Anadolu'da bir Ermeni ve Batı Anadolu ile Karadeniz'de bir Rum devleti kurulması yönündeki uluslararası planlara karşı doğrudan ve topyekûn bir direniş kararı alınmıştır. Maddede özellikle Aydın, Manisa ve Balıkesir cephelerine (Batı Anadolu’daki Yunan işgaline karşı kendiliğinden oluşan yerel direniş hatları) atıf yapılması, Sivas'taki heyetin o güne kadar birbirinden bağımsız hareket eden direniş odaklarını resmen sahiplendiğini ve bütün vatan sathında savunma yapılacağını göstermektedir.
4. "Öteden beri aynı vatan içinde birlikte yaşadığımız bütün gayrimüslim unsurların her türlü hakları tamamıyla korunduğundan bu unsurlara siyasî hâkimiyetimizi ve sosyal dengemizi bozacak imtiyazlar verilmesi kabul edilmeyecektir." Kongre delegeleri, Tanzimat Dönemi’nden bu yana Batılı devletlerin Osmanlı içişlerine müdahale aracı olarak kullandıkları "azınlık hakları" argümanına net bir sınır çizmiştir. Hristiyan azınlıkların can, mal ve inanç güvenliklerinin teminat altında olduğu belirtilirken, devletin bağımsız işleyişine zarar verecek yeni siyasi veya ekonomik imtiyazların (kapitülasyonlar gibi) tanınmayacağı karara bağlanmıştır. Bu yaklaşım, dış müdahalelere açık kapı bırakan eski düzenin açık bir biçimde reddedilmesidir.
5. "Osmanlı hükümeti, dış baskı karşısında memleketimizin herhangi bir parçasını terk etmek zorunda kaldığı takdirde hilâfet ve saltanat makamıyla vatan ve milletin korunmasını ve bütünlüğünü sağlayacak her türlü tedbir ve kararlar alınmıştır." Bu madde, İstanbul Hükûmeti'nin İtilaf Devletleri baskısıyla işgallere boyun eğmesi hâlinde alternatif bir yönetimin hazır olduğu mesajını içermektedir. Anadolu hareketi, merkezî otoritenin çökmesi durumunda vatanın savunmasız kalmayacağını, milletin kendi iradesiyle geçici bir idare (hükûmet) kurarak mücadeleyi sürdüreceğini ulusal bir karara dönüştürmüştür.
6. "İtilaf devletlerinden 30 Ekim 1918’deki sınırlarımız içinde kalan, ezici Müslüman çoğunluğunun yaşadığı, kültürel ve medenî üstünlüğün Müslümanlara ait olduğu ülkemizi taksim etme düşüncesinden tamamen vazgeçmelerini, bu topraklar üzerindeki tarihî, coğrafî, siyasî ve dinî haklarımıza riayet etmelerini, buna aykırı girişimleri terk ederek hak ve adalete dayanan bir karara varmalarını beklemekteyiz." Bu madde doğrudan İtilaf Devletleri’ne yönelik diplomatik bir manifestodur. Kongre, uluslararası kamuoyuna ve Paris Barış Konferansı'na seslenerek, emperyalist paylaşım planlarından vazgeçilmesini talep etmiştir. Anadolu coğrafyasındaki tarihsel, kültürel ve demografik gerçeklere atıf yapılarak, adil bir barışın ancak millî haklara saygı gösterilmesiyle mümkün olabileceği vurgulanmıştır.
7. "Devlet ve milletimizin iç ve dış bağımsızlığı ve vatanımızın bütünlüğü saklı kalmak şartıyla 6. maddede belirtilen sınırlar içinde milliyet esaslarına saygı gösteren ve memleketimize karşı istila emeli beslemeyen herhangi bir devletin fennî, sınaî ve iktisadî yardımını memnuniyetle karşılarız." Kongrenin en uzun müzakerelerine sahne olan manda ve himaye meselesi, bu madde ile diplomatik ve rasyonel bir çözüme kavuşturulmuştur. Siyasi bağımsızlığı ortadan kaldıracak her türlü himaye fikri kabul edilmemiş; ancak ülkenin içinde bulunduğu ağır ekonomik çöküntü ve sermaye eksikliği göz ardı edilmemiştir. Siyasi ve toprak bütünlüğüne müdahale etmemesi şartıyla, emperyalist hedefleri olmayan ülkelerden alınacak teknik ve mali yardımlara kapı açık bırakılmıştır.
8. "Milletlerin kendi kaderlerini bizzat tayin ettiği bu tarihî devirde merkezî hükümetimizin de millî iradeye tâbi olması zaruridir. Çünkü millî iradeye dayanmayan bir hükümetin aldığı keyfî ve şahsî kararlara milletçe uyulmadığı gibi dışarıda da itibar edilmediği ve edilemeyeceği şimdiye kadar yaşanan olaylardan anlaşılmıştır. Bu sebeple merkezî hükümetimizin hemen millî meclisi toplaması, millet ve memleketin geleceği hakkında alınacak bütün kararları meclis denetimine sunması zorunludur." İstanbul Hükûmeti’nin, meclis denetimi olmadan, yalnızca Padişah ve sadrazamın kararıyla ağır tavizler içeren barış antlaşmaları imzalamasını engellemek amacıyla, Osmanlı Mebusan Meclisi’nin derhal toplanması talep edilmiştir. Kongre, aldığı bu kararla yasadışı bir isyan hareketi olmadığını, aksine devletin anayasal (Kanun-i Esasi) işleyişini savunduğunu göstermektedir. Temel amaç, İstanbul Hükûmeti'ni millî iradenin yasal denetimi altına sokmaktır.
9. "Tamamen millî vicdandan doğan ve aynı amaç için kurulan bütün millî cemiyetler Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında birleştirilmiştir. Bu cemiyet her türlü particilik akımlarından ve şahsî ihtiraslardan tamamen arınmıştır. Bütün Müslüman yurttaşlarımız bu cemiyetin tabii üyesidir." Sivas Kongresi’nin askerî ve idari teşkilatlanma açısından en kalıcı kararıdır. Yurdun farklı bölgelerinde, sadece kendi yörelerini savunan dağınık cemiyetler tek bir çatı ve merkez altında birleştirilmiştir. Bu sayede harekete merkezi bir komuta yapısı kazandırılmış, bölgesel savunmadan ulusal kurtuluş stratejisine geçilmiştir. Cemiyetin "particilik akımlarından arınmış" olduğunun vurgulanması, geçmişin İttihat ve Terakki ile Hürriyet ve İtilaf çekişmelerine düşülmeyeceğini gösteren bir güven inşasıdır.
10. "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin 4 Eylül 1919’da Sivas’ta toplanan genel kongresi tarafından kutsal gayeyi izlemek ve genel teşkilâtı yönetmek için bir Heyet-i Temsiliye seçilmiş ve köylerden il merkezlerine kadar bütün millî kuruluşlar birleştirilmiştir." Erzurum’da oluşturulan ve sadece Doğu vilayetlerini temsil eden Heyet-i Temsiliye, Sivas’ta üye sayısı artırılarak "tüm yurdu temsil eden" yürütme organına dönüştürülmüştür. Bu madde ile Temsil Heyeti, Millî Mücadele’yi sevk ve idare edecek, TBMM açılana kadar fiilen bir hükûmet gibi çalışacak en üst düzey siyasi karar mercii hâline gelmiştir.
Sivas Kongresi kararlarının bir kısmı
Kongre Sonrası Gelişmeler ve İcra Yetkisinin Kullanımı
Sivas Kongresi kararlarının alınmasının ardından Heyet-i Temsiliye, bir yürütme organı (hükûmet) refleksleriyle hareket etmeye başladı. Bunun en açık göstergesi, Batı Anadolu’daki Kuvâ-yı Milliye birliklerini ortak bir komuta merkezinden yönetmek amacıyla Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’nın "Batı Anadolu Umum Kuvâ-yı Milliye Komutanı" olarak atanmasıdır. Sivil bir kongrenin askeri bir tayin yapması, heyetin yürütme yetkisini fiilen kullanmaya başladığının göstergesidir.
Bu süreçte kongre öncesinden başlayan ve kongre günlerinde de devam eden Ali Galip Olayı’nın ardından, İstanbul Hükûmeti’nin Anadolu’daki otoritesini sürdürmeye yönelik girişimlerinden biri de Ankara Valisi Muhittin Paşa üzerinden gerçekleştirildi. İstanbul Hükûmeti’ne sadık bir tutum izleyen Muhittin Paşa, kendi vilayetinden Sivas’a delege gönderilmesini engellemeye çalışmış ve kongre aleyhine faaliyetlerde bulunmuştu. Sivas Kongresi’nin çalışmalarını tamamlamasının ardından Muhittin Paşa tutuklanarak merkeze gönderildi. Bu gelişme, kongrenin ardından Temsil Heyeti’nin Anadolu’daki idari otorite üzerinde giderek daha fazla etkili olmaya başladığını gösteren gelişmelerden biri oldu.
Millî hareketin örgütlenme sürecinde karşılaşılan en büyük engellerden biri de iletişim eksikliği ve İstanbul basınının ürettiği dezenformasyondu. İstanbul Hükûmeti, Anadolu’daki hareketi "İttihatçı bir ayaklanma" veya "Bolşevik bir isyan" olarak nitelendirerek halkın kafasında soru işaretleri yaratmaya çalışıyordu.
Bu propagandayı kırmak, kongrenin amaçlarını ve alınan kararları hem Anadolu halkına hem de dış dünyaya doğru bir şekilde aktarmak amacıyla bir basın organına ihtiyaç duyuldu. Sivas Kongresi kararları doğrultusunda, Mustafa Kemal Paşa’nın doğrudan talimatı ve isim babalığı ile "İrade-i Milliye" gazetesinin çıkarılması kararlaştırıldı. 14 Eylül 1919’da Sivas’ta ilk sayısını yayımlayan bu gazete, Millî Mücadele’nin önemli yayın organlarından biri olmuş, hareketin haklılığını anlatan beyannameleri ve askeri/siyasi gelişmeleri halka ulaştıran stratejik bir iletişim kanalı işlevi görmüştür.
İrade-i Milliye Gazetesinin bir sayısı
İstanbul ile İplerin Kopması ve Siyasi Zafer
Sivas Kongresi’nin kararlarını alıp teşkilat yapısını kurmasının hemen ardından, Anadolu hareketi ile İstanbul Hükûmeti arasındaki meşruiyet krizi açık bir çatışmaya dönüştü. Kongreyi basma girişimi olan Ali Galip olayının bütün yazışmaları ve telgraf kayıtları Temsil Heyeti’nin eline geçmişti. Bu belgeler ışığında Mustafa Kemal Paşa, Damat Ferit Paşa Hükûmeti’nin milli hareketi engellemeye yönelik tutumunu doğrudan Padişah Vahdettin’e bildirmek amacıyla sarayla telgraf bağlantısı kurulmasını istedi. Ancak Sadrazam Damat Ferit Paşa, bu telgraf görüşmesini engelledi.
Padişah ile görüşülmesine izin verilmemesi üzerine, Temsil Heyeti önemli bir siyasi karar aldı. Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle 11-12 Eylül 1919 gecesi, Anadolu’nun İstanbul Hükûmeti ile olan bütün idari, sivil ve resmî haberleşmesi kesildi. Anadolu’daki komutanlara ve valilere gönderilen tamimle, meşru ve millî bir hükûmet kuruluncaya kadar İstanbul’dan gelen hiçbir emrin dinlenmeyeceği, resmi yazışmaların Temsil Heyeti üzerinden yapılacağı bildirildi.
Haberleşmenin kesilmesi ve Anadolu’dan merkeze akan vergi ile idari raporların durdurulması, Damat Ferit Paşa Hükûmeti’nin hareket alanını büyük ölçüde daralttı. Anadolu üzerindeki otoritesi büyük ölçüde zayıflayan Damat Ferit Paşa, artan siyasi baskılara dayanamayarak 30 Eylül 1919’da istifa etmek zorunda kaldı. Yerine, millî harekete karşı daha uzlaşmacı bir tavır sergileyen Ali Rıza Paşa Hükûmeti kuruldu. Bu gelişme, Sivas Kongresi’nin ve Temsil Heyeti’nin İstanbul karşısında kazandığı önemli siyasi sonuçlardan biri olarak tarihe geçti. Bu gelişme, Anadolu'nun merkezî hükûmetin kararlarını etkileyebilecek siyasi bir aktör konumuna ulaştığını göstermiştir.
Sivas Kongresi’nin Millî Mücadele İçindeki Yeri
Tarihsel süreç bütünüyle değerlendirildiğinde Sivas Kongresi; yerel ve bölgesel düzeyde ortaya çıkan direniş reflekslerinin ortak bir devlet aklına, dağınık millî kuvvetlerin ise kurumsal bir yapıya dönüştüğü aşamadır. Erzurum’da fikrî temelleri atılan bağımsızlık mücadelesinin, Sivas’ta ulusal örgütü kurulmuş ve siyasi programı kesinleşmiştir.
Manda ve himaye fikirlerinin tasfiye edilerek "tam bağımsızlık" ilkesinin hareketin temel önceliği olarak belirlenmesi, kongrenin Türk dış politikası ve bağımsızlık anlayışı üzerindeki en kalıcı etkisidir. Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin birleştirilmesi ve Temsil Heyeti’nin icra yetkilerini kullanmaya başlaması, 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılacak olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin teşkilat altyapısını hazırlamıştır.
Sonuç olarak Sivas Kongresi, yalnızca Mondros Mütarekesi’nin yarattığı işgal ortamına karşı geliştirilmiş bir askerî savunma toplantısı değil; millet iradesini siyasetin merkezine yerleştiren, Osmanlı Devleti’nin yönetim krizine karşı yeni bir egemenlik anlayışını inşa eden, TBMM ve yeni devlet teşkilatlanmasına giden sürecin hukuki-siyasi taşlarını döşeyen önemli tarihî dönemeçlerden biridir.
Sivas Kongresi esnasında MUSTAFA KEMAL PAŞA
Kaynakça:
Atatürk, M. K. (1927). Nutuk. Ankara: Türk Tayyare Cemiyeti Yayınları.
İğdemir, U. (1969). Sivas Kongresi Tutanakları. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.
Akşin, S. (2001). Ana Çizgileriyle Türkiye'nin Yakın Tarihi. İstanbul: İmaj Yayıncılık.
Turan, R., vd. (2010). Türkiye Cumhuriyeti Tarihi. Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi.
Zürcher, E. J. (2004). Modernleşen Türkiye'nin Tarihi. (Çev. Yasemin Saner). İstanbul: İletişim Yayınları.
Cebesoy, Ali Fuat Cebesoy,''Milli Mücadele Hatıraları'', İstanbul 2000.
Karabekir, K. (1960). İstiklal Harbimiz. İstanbul: Türkiye Yayınevi. (Neden Eklenebilir: Makalenizdeki Ali Galip Olayı'nın bastırılmasında ordunun rolü ve Erzurum'dan Sivas'a geçiş sürecindeki askerî/siyasi dengeler için en temel birincil kaynaktır.)
Orbay, R. (1993). Siyasi Hatıralar. İstanbul: Örgün Yayınevi.
Goloğlu, M. (2008). Sivas Kongresi. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.