Terör Nedir?
Terör Nedir?
Yazan: Kemal Fatih Oşar 31.08.2026
Bugün dünyanın her köşesinde farklı anlamlara gelen bir kelime var: Terör. Kimi için özgürlük mücadelesi, kimi için korku siyaseti anlamına gelir. Terör veya terörizm, Latince “terrēre”, yani korkutmak ve dehşete düşürmek anlamına gelen kelimeden türeyen, bir şeyi kabul ettirmek veya bir şeyden caydırmak için korkutmak, yıldırmak ve şiddet kullanmakla ilişkilendirilen bir kavramdır. Genel literatüre Fransız Devrimi sırasındaki Terör Dönemi ile giren kavram, özellikle 11 Eylül 2001’de İkiz Kuleler’e yapılan saldırılardan sonra teröre topyekün uluslararası mücadele atılımları vesilesiyle dünyanın hemen her yerinde kullanılan siyasi kavramlardan biri haline gelmiştir. Artık belli siyasi kişilerin açıklamalarında, televizyonlarda ve hatta sosyal medyada en ufak olayda karşımıza çıkan “terör” veya “terörizm” nedir?
Aslında terör kelimesinin bugünkü anlamıyla ortaya çıkmadığını söylemek gerekir. Fransız Devrimi sırasında 1793-1794 yılları arasında yaşanan ve doğrudan “Terör Dönemi” olarak bilinen süreçte bu kavram, bugünkü gibi devlete karşı hareket eden örgütlerden çok devletin kendi muhaliflerine karşı uyguladığı korku siyaseti için kullanılıyordu. Yani bugün daha çok devlet dışı silahlı yapılarla beraber düşündüğümüz terör kavramının ilk modern örneklerinden biri doğrudan devlet eliyle uygulanmıştı. Daha sonra, özellikle 19. yüzyıldaki anarşist ve devrimci hareketlerle beraber kelimenin anlamı değişmeye başladı ve siyasi suikastlar, bombalı saldırılar ve devlete karşı yapılan şiddet eylemleriyle birlikte devlet dışı örgütler tarafından bir yöntem olarak anılmaya başlandı.
11 Eylül ise terör kavramının ortaya çıktığı tarih değildir. Terörizm üzerine akademik çalışmalar, devlet politikaları ve uluslararası sözleşmeler bundan çok daha önce vardı. Fakat 11 Eylül saldırıları bu kavramı dünya siyasetinin merkezine yerleştirdi. ABD’nin başlattığı “teröre karşı savaş”, Afganistan ve Irak müdahaleleri, istihbarat faaliyetleri, sınır güvenliği, göç politikaları ve devletlerin iç güvenlik uygulamaları artık büyük ölçüde terör kavramı üzerinden tartışılmaya başlandı. Terörizm böylece yalnızca belli bir şiddet biçimini anlatan bir kavram olmaktan çıktı, devletlerin güvenlik politikalarını oluştururken kullandığı temel başlıklardan biri haline geldi.
Terör tanımı üzerine uluslararası olarak kesin bir kanıya varılamamıştır fakat bu konuda bazı uzmanların veya tam olarak olmasa da birçok ülkenin ortak olarak gördüğü bazı noktalar vardır. Bunlardan biri, terör suçlarının bazı araştırmacılar tarafından “barış zamanındaki savaş suçları” şeklinde değerlendirilmesidir. Özellikle Alex P. Schmid bu noktaya dikkat çeker. Burada anlatılmak istenen, terör suçu ile savaş suçunun hukuken aynı şey olduğu değildir. Daha çok savaş sırasında yasaklanan sivilleri hedef alma, korku yaratma veya ayrım gözetmeyen şiddet gibi yöntemlerin barış zamanındaki karşılığı üzerinde durulmaktadır.
Çünkü bir devletin terörü nasıl tanımladığı yalnızca “terörist kimdir?” sorusunun cevabını belirlemez. Aynı zamanda kimin mal varlığının dondurulabileceğini, hangi örgütün yasaklanacağını, hangi faaliyetin milli güvenlik meselesi haline geleceğini ve hangi muhalif hareketin olağan ceza hukukunun dışına çıkarılabileceğini de belirler. Bu yüzden tanımın çok geniş tutulması ciddi bir sorundur. Eğer her sert muhalefet, her radikal düşünce veya devlet politikalarına yönelik her itiraz terörizm ile yan yana getirilmeye başlanırsa, siyasi muhalefet ile gerçekten şiddete başvuran örgütler arasındaki çizgi giderek silikleşir.
Terör veya terörizm konusunda genel bir yargıya varmak için bu konuda uzman kabul edebileceğimiz kişilerin görüşlerine bakacak olursak karşımıza birkaç ortak nokta çıkar.
Bruce Hoffman, terörizmin özünü politik motivasyonda bulur: “Terörizm amaç ve güdüleri bakımından kaçınılmaz olarak politiktir; şiddet içerir ya da aynı derecede önemli olarak şiddet tehdidinde bulunur; ilk kurban ya da hedefin ötesinde geniş kapsamlı psikolojik etkilere sahip olacak şekilde tasarlanmıştır.”
Hoffman’ın bu politik vurgusunu Boaz Ganor tamamlar. Ganor’a göre terörizm, “siyasi amaçlara ulaşmak için sivillere veya sivil hedeflere karşı kasıtlı olarak şiddet kullanılması veya şiddet tehdidinde bulunulmasıdır.”
Bu iki tanım daha çok eylemin hedefini ve amacını öne çıkarırken David C. Rapoport meseleye ahlaki sınırlar açısından yaklaşır: “Terör, dini ya da siyasi bir amaç için kullanılan şiddettir ve şiddeti sınırlayan kabul edilmiş ahlaki normlarla sınırlı değildir…”
Son olarak Brian M. Jenkins, terörizmi psikolojik bir sahne olarak betimler: “Terörizm gerçek kurbanları değil, izleyenleri hedef alır. Terörizm bir tiyatrodur.”
Bu tanımların hepsi farklı yerlerden hareket etse de aslında aynı noktada buluşur. Terörün amacı yalnızca birilerini öldürmek veya yaralamak değildir. Asıl amaç, yapılan şiddet üzerinden daha geniş bir toplumu korkutmak, belli bir davranışa zorlamak veya siyasi bir sonuç ortaya çıkarmaktır.
Jenkins’in “terörizm bir tiyatrodur” sözü de tam olarak bunu anlatır. Bir meydanda bomba patlatıldığında doğrudan hedef oradaki insanlar olabilir fakat eylemin ulaşmak istediği kitle çoğu zaman bundan çok daha büyüktür. Televizyonda saldırıyı izleyen milyonlar, sosyal medyada görüntülerle karşılaşan insanlar, saldırının ardından güvenlik politikalarını değiştiren devlet veya kararlarını yeniden gözden geçirmek zorunda kalan siyasi yöneticiler de bu eylemin hedef kitlesi haline gelir.
Alex P. Schmid de terörizmin bu yönüne özellikle dikkat çeker. Ona göre saldırıda hayatını kaybeden veya yaralanan kişiler ile saldırının esas hedefi her zaman aynı değildir. Şiddet bir kişiye veya gruba yönelirken verilmek istenen mesaj çok daha geniş bir topluma ulaşabilir. Bu yüzden terörizmde üç taraf vardır: saldırıyı gerçekleştiren, doğrudan kurban ve saldırıyı izleyen daha geniş kitle. Şiddet kurbana uygulanır fakat korku esas olarak izleyenlere gönderilir.
Terör örgütlerinin sınırlı askerî güçlerini büyük bir psikolojik etkiye dönüştürebilmelerinin nedeni de budur. Bir örgütün bir devleti doğrudan askerî olarak mağlup edecek gücü olmayabilir. Yüzlerce tankı, savaş uçakları veya düzenli ordusu bulunmayabilir. Fakat gerçekleştirdiği tek bir saldırıyla ülkenin gündemini günlerce değiştirebilir, milyonlarca insanda korku yaratabilir, ekonomiyi veya siyaseti etkileyebilir. Terörizmin gücü biraz da burada ortaya çıkar. Fiziksel olarak küçük olan bir eylem, psikolojik ve siyasi olarak kendisinden çok daha büyük bir sonuç yaratabilir.
Bu yüzden terör eylemlerinde hedef seçimi de çoğu zaman tesadüfi değildir. Parlamentolar, büyükelçilikler, dini yapılar, havaalanları, turistik bölgeler veya kalabalık meydanlar yalnızca insanların bulunduğu yerler oldukları için değil, temsil ettikleri anlam yüzünden de hedef olabilir. Bir parlamento devlet otoritesini, bir büyükelçilik başka bir ülkeyi, bir dini yapı belli bir topluluğu temsil eder. Böylece yapılan saldırı yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda sembolik bir anlam taşır.
Burada başka bir tartışma daha ortaya çıkar: Devletler terörist olabilir mi?
Bazı araştırmacılar terörizmi yalnızca devlet dışı örgütlerin kullandığı bir yöntem olarak değerlendirir. Bruce Hoffman’ın yaklaşımı da büyük ölçüde bu çizgidedir. Buna karşılık başka araştırmacılar, devletlerin de kendi halklarına veya başka toplumlara karşı sistematik biçimde korku yaratabileceğini ve bu korkuyu siyasi amaçlarla kullanabileceğini savunur. Buna “devlet terörü” veya “devlet terörizmi” denilmektedir.
Bu konuda kesin bir görüş birliği yoktur. Bir taraf terörizmin zaten devlet otoritesine sahip olmayan yapıların yöntemi olduğunu söylerken, diğer taraf failin devlet veya örgüt olmasının önemli olmadığını, esas meselenin korkunun siyasi bir araç olarak kullanılması olduğunu savunur. İlginç olan ise terör kavramının tarihine baktığımızda başlangıçta zaten devlet eliyle uygulanan bir korku rejimini ifade etmiş olmasıdır. Yani kavramın faili tarih içerisinde adeta yer değiştirmiştir.
Ben Saul’un uluslararası kanunları analiz ederek ortaya koyduğu listenin bir özeti ise şu şekildedir.
(1) Mülke yönelik eylemler de dahil olmak üzere, ölümle veya ciddi bedensel yaralanmaya neden olmayı veya yaşamı tehlikeye atmayı amaçlayan her türlü ciddi, şiddet içeren suç teşkil eden eylem,
(2) Silahlı çatışma dışında işlendiği durumlarda,
(3) Siyasi, ideolojik, dini veya etnik bir amaç için,
(4) Bir kişide, grupta veya kamuoyunda aşırı korku yaratmayı amaçlayan durumlarda ve
(a) Bir nüfusu veya nüfusun bir bölümünü ciddi şekilde korkutmak veya
(b) Bir hükümet veya uluslararası bir kuruluşu herhangi bir eylemi yapmaya veya yapmaktan kaçınmaya haksız yere zorlamak,
(5) Ölüme, ciddi bedensel zarara ya da kamu sağlığı veya güvenliğine yönelik ciddi bir riske yol açmayı amaçlamayan protesto ya da muhalif eylemler terör eylemi teşkil etmez.
Burada son madde özellikle önemlidir. Çünkü bir protestonun hükümete baskı yapması, bir grevin günlük hayatı aksatması veya bir siyasi hareketin yönetimi değiştirmeyi istemesi onu doğrudan terörist yapmaz. Eğer terör kavramı bu kadar geniş tutulursa hemen hemen her sert muhalif hareket terörizm başlığı altına sokulabilir. Bu yüzden şiddet ile muhalefet arasındaki farkın korunması gerekir.
Birleşmiş Milletler’in yaklaşımında da benzer noktalar vardır. 2004 tarihli 1566 sayılı Güvenlik Konseyi kararında ölüm veya ciddi bedensel yaralanmaya yol açan suçların veya rehin alma gibi eylemlerin toplumu korkutmak, bir hükümeti veya uluslararası kuruluşu belli bir davranışa zorlamak amacıyla yapılması üzerinde durulur. Fakat buna rağmen bugün hâlâ bütün devletlerin kabul ettiği, herkes için bağlayıcı tek bir terörizm tanımı yoktur.
Bunun yerine uluslararası hukuk daha parçalı bir yol izlemiştir. Uçak kaçırma, rehin alma, bombalama, terörizmin finansmanı veya nükleer terörizm gibi belirli eylemler ayrı ayrı sözleşmelerle suç haline getirilmiştir. Yani devletler “terörizm tam olarak nedir?” sorusunda anlaşamamış fakat “uçak kaçırmak suç mudur?”, “rehin almak suç mudur?” veya “terör eylemlerini finanse etmek suç mudur?” gibi daha somut sorularda ortak bir noktaya ulaşabilmiştir.
Tanımın önündeki en büyük tartışmalardan biri de hepimizin bildiği “birinin teröristi diğerinin özgürlük savaşçısıdır” sözünde ortaya çıkar. Özellikle sömürge yönetimlerine, yabancı işgallere veya baskıcı rejimlere karşı silahlı mücadele veren grupların nasıl değerlendirileceği uzun yıllardır tartışılmaktadır.
Burada bir hareketin amacı ile kullandığı yöntemi birbirinden ayırmak gerekir. Bağımsızlık istemek, bir rejimi değiştirmek veya yabancı işgale karşı çıkmak kendi başına terörizm değildir. Fakat aynı amaç uğruna sivillerin bilinçli biçimde hedef alınması, toplumda korku yaratılması veya insanların hükümet üzerinde baskı kurmak için araç haline getirilmesi başka bir meseledir. Yani “amaç haklı mı?” sorusu ile “hangi yöntem kullanılıyor?” sorusu aynı şey değildir.
Bu ayrım terörizm ile gerilla savaşı, isyan, organize suç veya siyasi suikast arasındaki farkı anlamak için de önemlidir. Gerilla hareketleri çoğu zaman devletin askerî güçlerini hedef alarak toprak üzerinde hakimiyet kurmaya çalışır. Organize suç örgütlerinin temel amacı genellikle ekonomik kazançtır. Siyasi suikastta hedef alınan kişinin öldürülmesi çoğu zaman doğrudan amaçtır. Terör saldırısında ise öldürülen kişi her zaman esas hedef değildir. Asıl amaç onun üzerinden başka insanları korkutmaktır.
Elbette gerçek hayatta bu ayrımlar her zaman bu kadar temiz değildir. Aynı örgüt hem gerilla savaşı yürütebilir hem sivillere yönelik terör eylemleri gerçekleştirebilir, organize suçlardan gelir elde edebilir veya siyasi suikast yapabilir. Bu yüzden bir örgütün ne olduğu ile yaptığı belirli bir eylemin ne olduğu birbirinden ayrı değerlendirilmelidir.
Yukarıda da gördüğümüz gibi terör kavramı üzerine kesin bir mutabakata varılamasa da ortak görüşlere ulaşılan bazı noktalar vardır. Buna göre en basit tanımıyla terör, siyasi, ideolojik veya dini bir hedef için korkutma ve yıldırma amacıyla kullanılan şiddet veya şiddet tehdididir.
Burada terörizmi sıradan şiddetten ayıran en önemli şey korkunun bilinçli olarak kullanılmasıdır. Bir cinayet şahsi nedenlerle işlenebilir, bir mafya örgütü para kazanmak için şiddete başvurabilir veya savaş sırasında iki ordu birbirine saldırabilir. Terörizmde ise şiddetin arkasında daha geniş bir kitleye gönderilmek istenen siyasi bir mesaj vardır.
Bu yüzden terörü yalnızca bombalama veya silahlı saldırı olarak görmek eksik kalır. Terör aynı zamanda bir iletişim yöntemidir. Şiddet yapılır, görüntüsü yayılır, korku büyütülür ve bunun üzerinden siyasi bir sonuç elde edilmeye çalışılır.
Medya ve özellikle sosyal medya da bu noktada önem kazanır. Geçmişte bir saldırının görüntülerinin milyonlarca insana ulaşması televizyon ve gazeteler üzerinden olurken bugün birkaç dakika içerisinde dünyanın her tarafına yayılabilmektedir. Terör örgütleri için saldırının yapılması kadar görülmesi de önemlidir. Çünkü hiç kimsenin duymadığı bir saldırının yaratacağı psikolojik etki sınırlı kalacaktır.
Bu elbette medyanın terör saldırılarını haber yapmaması gerektiği anlamına gelmez. Asıl mesele haber vermek ile saldırganın propagandasını yeniden üretmek arasındaki çizgidir. Aynı görüntülerin sürekli gösterilmesi, saldırganın söyleminin sorgulanmadan aktarılması veya yapılan eylemin olduğundan çok daha büyük bir askerî başarı gibi gösterilmesi, farkında olunmadan terör örgütünün amaçladığı korkunun büyümesine yardımcı olabilir.
Ancak terör kavramı artık yalnızca akademik çevrelerin veya güvenlik uzmanlarının tartıştığı bir mesele olmaktan çıkmıştır. Günümüzde bu kelime siyasetin, medyanın ve hatta sosyal medyanın dilinde sıradan bir etiket haline gelmiştir.
Bir siyasi rakibe, bir gruba veya bazen yalnızca hoşlanılmayan bir düşünceye “terörist” denilmesi artık şaşırtıcı değildir. Fakat bu kelime sıradan bir hakaret değildir. Bir gruba terörist denildiğinde onun yalnızca yasa dışı olduğu değil, aynı zamanda siyasi meşruiyetinin de olmadığı söylenmiş olur. Bu yüzden aynı örgüt bir devlet tarafından terör örgütü kabul edilirken başka bir devlet tarafından silahlı muhalif hareket veya direniş örgütü olarak görülebilmektedir.
Buradan terörün tamamen göreceli olduğu sonucu da çıkarılmamalıdır. Bir örgüte hangi ismin verildiğinden bağımsız olarak sivillerin kasıtlı biçimde hedef alınması, korkunun siyasi amaçla kullanılması ve şiddetin doğrudan kurbanların ötesindeki bir toplumu etkilemek için yapılması yine değerlendirilmesi gereken somut ölçütlerdir. Zaten akademik bir terörizm tanımına duyulan ihtiyaç da buradan doğar. Her devletin kendi düşmanına “terörist” dediği bir dünyada, kullanılan yönteme ve eylemin niteliğine bakabilecek daha tarafsız ölçütlere ihtiyaç vardır.
Artık insanlar birbirlerine “terörist” yaftası yapıştırırken ya da bir yemek üzerine fazla cheddar döküldüğünde “gıda terörü” gibi ifadeler kullanırken aslında son derece ciddi ve suç teşkil eden bir kavramı hafife almış olurlar.
Her şiddete terör, her sert muhalefete terörizm, her radikal düşünceye terörist düşünce denildiğinde kelimenin sınırları giderek kaybolur. Bir süre sonra terörizm her şeyi anlatan fakat aslında hiçbir şeyi tam olarak anlatmayan bir kelimeye dönüşür.
Bu yüzden terörü anlamaya çalışırken önce “kim terörist?” sorusundan değil, “bir eylemi terör eylemine dönüştüren şey nedir?” sorusundan başlamak gerekir. Failin dini, milliyeti veya ideolojisinden önce kullandığı yönteme, hedef aldığı kişilere, şiddetin amacına ve yaratmak istediği korkuya bakmak gerekir.
Çünkü terörizm yalnızca öldürmek değildir. Öldürerek korkutmak, korkutarak yönlendirmek ve yönlendirerek siyasi bir sonuç elde etmeye çalışmaktır. Terörün gerçek hedefi çoğu zaman vurduğu insan değil, o insanın ölümünü izleyen toplumdur.
Kaynakça;
Rapoport, David C. Waves of Global Terrorism: From 1879 to the Present. New York: Columbia University Press, 2022.
Schmid, Alex P. “The Response Problem as a Definition Problem.” Terrorism and Political Violence 4, no. 4 (1992)
Saul, Ben. Defining Terrorism in International Law. Oxford: Oxford University Press, 2006
Hoffman, Bruce. Inside Terrorism. 3rd ed. New York: Columbia University Press, 2017.
Ganor, Boaz. “Defining Terrorism: Is One Man’s Terrorist Another Man’s Freedom Fighter?” Police Practice and Research 3