Kaddafi İdaresinde Libya
Kaddafi İdaresinde Libya
Yazan: Selçukhan Özer 02.08.2026
Libya, haritaya bakıldığında geniş, yekpare ve sade bir ülke gibi görünür. Kuzey Afrika’nın ortasında bulunan bu topraklar, Akdeniz’e yaslanan uzun kıyı hattıyla ilk bakışta tek bir siyasi coğrafya hissi verir. Fakat bu görüntü aldatıcıdır. Libya’yı sınır çizgileriyle, kıyı kentleriyle veya petrol haritasıyla anlamak mümkün değildir. Bu ülkenin gerçek çehresi, çölün sertliğinde, kıyı şehirlerinin tarihsel mirasında, kabile bağlarında, sömürgeciliğin bıraktığı derin ve acı hafızada saklıdır.
Kaddafi idaresi de bu şartlardan bağımsız doğmadı. 1969’da ortaya çıkan rejim yalnız bir darbenin sonucu değildi. O darbenin arkasında eski bir coğrafya, parçalı bir toplum, Batı’ya yaslanan bir monarşi, petrol gelirleriyle büyüyen eşitsizlikler ve Arap dünyasında yükselen anti emperyalist dalga vardı. Bu yüzden Kaddafi dönemini anlamak için önce Libya’nın kendisine, yani onun toprağına, insanına ve geçmişten gelen siyasi birikimine bakmak gerekir.
Trablus, Libya
Fizan, Libya
Ülkenin kuzeyinde Akdeniz ikliminin tesir ettiği dar bir kıyı kuşağı bulunur. İnsanlık, tarih boyunca büyük ölçüde bu hatta toplanmıştır. Trablus, Bingazi, Mısrata ve Derne gibi şehirler, modern Libya’nın idari merkezleri olmadan çok önce de Akdeniz dünyasının önemli ticaret noktalarındandı. Dış dünya ile irtibat ekseriyetle bu şehirler üzerinden kuruldu.
Kıyıdan içeriye doğru gidildiğinde ise manzara değişir. Toprak kurur, bitki örtüsü seyrekleşir, tarıma elverişli alanlar daralır. Bir süre sonra Sahra’nın geniş ve sert dünyası başlar. Libya topraklarının büyük kısmı bu çöl sahası içinde kalır. Sürekli akan nehirlerden mahrum olan bu coğrafyada su, yalnız tabii bir kaynak değildir. Yerleşimin, iktisadın ve siyasetin kaderini belirleyen başlıca unsurlardan biridir.
Bu yüzden Libya’da devlet fikri hiçbir zaman yalnızca kanun, ordu ve bürokrasi meselesi olmadı. Coğrafya, merkezi idarenin sınırlarını daima zorladı. Kıyı şehirlerinde liman, vergi, askerlik ve ticaret üzerinden daha görünür bir yönetim kurulabiliyordu. Fakat iç bölgelerde durum başkaydı. Orada kabile bağları, yerel önderlikler, dini ağlar ve göç yolları daha belirleyici bir yere sahipti. Çölün içinde yaşayan topluluklar için devlet çoğu zaman uzaktaki bir merkezdi. Günlük hayat ise aşiret ilişkileri, yerel normlar ve geleneksel otorite etrafında şekilleniyordu.
Kaddafi’nin kurmaya çalıştığı idare anlayışı bu iki ayrı dünya arasında şekillendi. Bir tarafta Akdeniz kıyısına yaslanan şehirli Libya, diğer tarafta Sahra’nın içinde kendi kültürünü koruyan kabilevi Libya. Ülkenin temel gayesi, bu iki dünya arasında bir devlet dengesi tesis edebilmekti.
Bu ayrım, yalnız kıyı ve çöl karşıtlığıyla sınırlı değildir. Libya’nın iç yapısına biraz daha yakından bakıldığında, aynı gerilimin üç tarihsel bölgede daha somut biçimde ortaya çıktığı görülür. Modern Libya’yı meydana getiren bu bölgeler batıda Trablusgarp, doğuda Sirenayka, güneyde Fizan’dır. Bunlar yalnız coğrafi adlar değildir. Her biri farklı bir geçmiş tecrübesini, ayrı bir hafızayı ve kendine mahsus bir siyasi alışkanlığı taşır.
Trablusgarp’ın merkezi Trablus’tur. Akdeniz’e açılan limanları, ticaret yollarına yakınlığı ve şehirli hayatın erken gelişmesi sebebiyle bu bölge uzun süre Libya’nın idari ve ticari ağırlık merkezini oluşturmuştur. Trablus limanı, yalnız iç ticaretin değil, Akdeniz dünyasıyla kurulan bağın da ana kapısıydı. Burada bürokrasi daha erken görünür hale geldi. Vergi düzeni, liman ekonomisi, ticaret ilişkileri ve şehirli yaşam birbirini besledi. Modern devletleşme sürecinde Trablus’un öne çıkması tesadüf değildir. Tarihsel bir birikimin sonucudur.
Sirenayka ise başka bir karakter taşır. Doğu Libya’nın merkezi sayılan Bingazi, doğu Akdeniz’le ilişki kuran önemli bir şehir olmakla birlikte, bölgenin özü yalnız şehir hayatıyla açıklanamaz. Burada kabile ağları, dini hareketler ve çöl içlerine uzanan toplumsal bağlar daha kuvvetli bir rol oynamıştır. Senusi hareketi bu sebeple özel bir yere sahiptir. İlk bakışta dini bir hareket gibi görünür. Fakat zamanla kabileler arasında düzen kuran, anlaşmazlıkları dengeleyen, ticaret yollarının güvenliğini sağlayan ve yerel kabul üreten bir mekanizmaya dönüşmüştür. Sirenayka’da siyasi otorite, yalnız devlet kurumlarının değil, dini nüfuzun ve kabilevi dayanakların da üzerinde yükseldi.
Fizan, güneyde, Sahra’nın sertliği içinde yer alan geniş bir sahadır. Yerleşim seyrektir, nüfus dağınıktır, şehir hayatı sınırlıdır. Buna rağmen Fizan tarih boyunca önemsiz bir yer olmadı. Kuzey Afrika ile Sahra altı Afrika arasında ilerleyen ticaret yolları bu bölgeden geçti. Kervan hareketleri, göçebe topluluklar ve çöl ticareti Fizan’a ayrı bir stratejik anlam kazandırdı. Merkezi devletin burada kurduğu nüfuz çoğu zaman sınırlı kaldı. Kabile düzeni, yerel ilişkiler ve çölün kendi şartları daha baskın oldu.
Böylece Libya, tek bir merkezden kolayca idare edilebilecek düz bir ülke olmaktan uzaktı. Aynı devlet çatısı altında üç ayrı tarihsel damar yaşamaya devam etti. Batıda Akdeniz’e açık şehirli bir dünya, doğuda Senusi mirasıyla birleşmiş kabilevi ve dini yapı, güneyde ise Sahra’nın hareketli ve yerel dengelere dayanan hayatı vardı. Libya’da devlet kurmak, bu nedenle yalnız sınırları çizilmiş bir ülkeyi yönetmek anlamına gelmedi. Asıl mesele, birbirinden farklı bu dünyaları aynı siyasi çatı altında tutabilmekti.
Bölgesel farklılıklar, doğal olarak toplum yapısına da yansıdı. Libya nüfusunun büyük bölümü Arapça konuşur ve kendisini Arap kimliği içinde tanımlar. Fakat bu kimlik düz ve tek kökenli bir yapı değildir. Libya halkının önemli bir kısmı Araplaşmış Berberi kökene sahiptir. Kuzey Afrika’nın yerli toplulukları olan Berberiler, Arap fetihlerinden sonra zaman içinde Arap dili, İslam dini ve yerel kültür arasında şekillenen karma bir kimliğin parçası haline gelmiştir. Ortaya çıkan yapı, tek çizgili değil, çok katmanlıdır.
Sahra bölgelerinde Tuareg ve Tebu toplulukları da vardır. Tuaregler, çöl ticareti, göçebe hayat ve Sahra kültürüyle ilişkilidir. Tebu toplulukları ise güneydoğu Libya ve çevre sahalarda tarihsel varlık göstermiştir. Kuzeybatıda, özellikle Nafusa Dağları ve Zuwara çevresinde Berberi kimliğini daha belirgin biçimde koruyan topluluklar bulunur. Fakat Libya’da ilişkileri belirleyen unsur çoğu zaman etnik kimlikten çok kabile bağı olmuştur. Aile, aşiret ve kabile sadakati, sosyal hayat kadar politik hayatı da şekillendirdi. Devlet kadrolarına erişim, yerel güvenlik, ekonomik paylaşım ve iktidara bağlılık çoğu zaman bu ağlar üzerinden kuruldu.
Antik Yunan döneminde Libya
Sirenayka Pentapolisi Zeus Tapınağı, Kirene / Libya
Antik Roma döneminde Libya
Bu kabilevi ve bölgesel yapı, elbette bir anda ortaya çıkmış değildi. Libya’nın eski çağlardan itibaren Akdeniz dünyasıyla kurduğu temaslar, kıyı ile iç bölge arasındaki ayrımı sürekli besledi. Fenikeliler kıyılarda ticaret merkezleri kurdu. Ardından Yunan yerleşimleri özellikle Sirenayka’da etkili oldu. Doğu Libya’daki Yunan şehirleri yalnız ticaretin değil, kültürel hayatın da merkezleri arasına girdi. Roma hakimiyetiyle birlikte kıyı şehirleri Akdeniz ekonomisine daha sıkı bağlandı. Tarım genişledi, limanlar büyüdü, şehirler Roma düzeninin parçası oldu. Buna karşılık iç bölgelerde kabile yapıları yaşamaya devam etti. Kıyı ile çöl arasındaki tarihsel ayrım, daha bu dönemlerde kendisini göstermeye başlamıştı.
Libya'daki İslam fetihleri
Roma’dan sonra Bizans hakimiyeti geldi. Fakat bu hakimiyet, Libya’nın tamamında derin ve kalıcı bir idari nizam kuramadı. 7. yüzyıldaki Arap fetihleri ise daha köklü bir dönüşüm yarattı. Arap ordularının gelişi yalnız askeri bir hadise değildi. Yeni bir din, yeni bir dil ve yeni bir kültürel iklim bölgeye yerleşti. İslamlaşma, Libya’da cemiyet hayatını yeniden şekillendirdi. Ulema çevreleri, dini liderler, tarikatlar ve kabile reisleri zaman içinde birbirinden ayrı değil, iç içe geçmiş otorite alanları meydana getirdi.
Bu eski ayrım, İslamlaşmayla ortadan kalkmadı. Sadece yeni bir dini ve kültürel dil içinde yeniden biçimlendi. Orta çağ boyunca Libya, farklı İslam devletlerinin ve bölgesel güçlerin etkisi altında kaldı. Fatımiler, Eyyubiler, Hafsiler ve başka yerel idareler bölge üzerinde farklı dönemlerde hakimiyet kurdu. Yine de geniş çöl sahası ve kabile düzeninin kuvveti, merkezi otoritenin ülkenin her yanına aynı ölçüde işlemesini engelledi. Kıyıda devlet daha belirgindi. İçeride ise yerel denge daha güçlüydü. Libya tarihinin sonraki dönemlerinde de değişmeyecek olan esas ayrım buydu.
Osmanlı Trablusgarpı Arması (1856-1912)
Osmanlılar 16. yüzyılın ortalarında Trablusgarp’ta hakimiyet kurduğunda Libya, imparatorluğun merkezine uzak ama stratejik değeri yüksek bir sınır bölgesiydi. Trablus, Osmanlı eyalet sistemi içinde önemli bir Akdeniz merkezi haline geldi. Ne var ki Osmanlı idaresi, Libya’nın her noktasında aynı yoğunlukta hissedilmedi. Kıyı şehirlerinde devlet daha görünürken, çöl içlerinde kabile reisleri ve dini liderler hayatın asli unsurları olmaya devam etti. Osmanlı düzeni bu nedenle yerel güçlerle kurulan hassas bir dengeye dayandı.
Trablus limanı Osmanlı döneminde askeri ve ticari bakımdan özel bir önem taşıdı. Akdeniz’de denizcilik faaliyetleri, korsanlık, ticaret ve imparatorluk donanmasının bölgesel varlığı bu şehri ön plana çıkardı. Vergi toplama, liman düzeni, asker sevki ve dış ticaret büyük ölçüde Trablus üzerinden yürüdü. İç bölgelerde ise hayat başka bir ritme sahipti. Orada devletin emirlerinden çok kabile bağları, yerel gelenekler ve dini otoriteler belirleyiciydi.
18. yüzyılda Karamanlı Hanedanı’nın Trablusgarp’taki özerk yönetimi, Libya tarihindeki yerel iktidar tecrübelerinden biridir. Karamanlılar Osmanlı’ya bağlıydı, fakat bölgeyi geniş ölçüde kendi yöntemleriyle yönettiler. Böylece Libya’da merkeze bağlı ama yerel kuvvetlere dayanan bir idare biçimi ortaya çıktı. 19. yüzyılda Osmanlı merkezi idaresi bölge üzerindeki doğrudan hakimiyetini artırmaya çalıştı. Fakat bu yeniden merkezileşme hamlesi, Avrupa devletlerinin Kuzey Afrika’ya yöneldiği bir döneme denk geldi.
Senusilerden Ahmed Serif-es Senusi'nin Enver Paşa'nın daveti üzerine geldiği İstanbul'da karşılanma anı, 1918
Osmanlı idaresinin sınırlarını belirleyen bu yerel kuvvetler, 19. yüzyılda Senusi hareketiyle daha örgütlü ve etkili bir görünüm kazandı. Sirenayka’da güçlenen Senusilik, sıradan bir dini yapı olmaktan çok daha fazlasıydı. Çöl bölgelerinde kurduğu zaviyeler, eğitim merkezleri, ticaret yollarıyla kurduğu bağ ve kabileler arasındaki dengeleyici rolü, Senusiliği cemiyetin taşıyıcı unsurlarından biri haline getirdi. İtalyan sömürgeciliğine karşı direnişin doğu Libya’da Senusi çevreleri etrafında örgütlenmesi, bu yüzden rastlantı değildi.
19. yüzyılın sonuna doğru Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflaması Libya üzerinde de hissedildi. Avrupa devletleri Kuzey Afrika’yı kendi sömürge topraklarına eklemek istiyordu. Fransa Cezayir ve Tunus’ta, İngiltere Mısır’da etkili hale gelmişti. İtalya ise sömürge yarışında geç kalmış bir devlet olarak Libya’ya yönelmişti. Trablusgarp, İtalyan emperyalizmi için hem coğrafi yakınlığı hem de Akdeniz’deki stratejik konumu sebebiyle cazip bir hedefti.
Kurmay Binbaşı Mustafa Kemal Trablusgarp'ta, 1912
1911’de İtalya Osmanlı Devleti’ne savaş açarak Trablusgarp’a saldırdı. Osmanlı Devleti bölgeye düzenli ve güçlü bir ordu gönderemeyecek durumdaydı. Buna rağmen Enver, Mustafa Kemal ve bazı genç Osmanlı subayları yerel direnişi örgütlemek için gizli yollarla bölgeye geçti. Bu safha, Osmanlı’nın Kuzey Afrika’daki son direnişlerinden biri olduğu kadar, Libya halkının sömürgeciliğe karşı mücadele hafızasının da başlangıç noktalarından biridir. 1912 Uşi Antlaşması ile Osmanlı’nın Libya üzerindeki fiili hakimiyeti de sona ermiştir. Bundan sonra Libya, İtalyan sömürge yönetiminin sert yüzüyle karşı karşıya kaldı.
İtalyan idaresi Libya’da yalnız bayrak değiştirmedi. Toprağı, nüfusu, üretimi ve cemiyet dokusunu kendi çıkarlarına göre dönüştürmeye yöneldi. Kıyı bölgelerinde yollar, limanlar ve tarım kolonileri kuruldu. Fakat bu yatırımlar yerli halkın ihtiyaçlarından çok İtalyan yerleşimciler ve sömürge ekonomisi için yapıldı. Libya halkı siyasi kararlardan dışlandı, ekonomik kaynaklar İtalyan kontrolüne geçti, yerli toplumun hareket alanı daraltıldı. Sömürgecilik burada yalnız askeri bir hakimiyet değil, sosyal yapıya doğrudan müdahale eden bir düzen olarak işledi.
Asad Al-Sahra (Çöl Aslanı) Ömer Muhtar (1858-1931)
Bu müdahale, doğal olarak direnişi de beraberinde getirdi. Direniş özellikle Sirenayka’da Senusi hareketi etrafında şekillendi. Bu direnişin en sembolik ismi Ömer Muhtar’dır. Ömer Muhtar, Libya’nın sömürge karşıtı mücadelesinde yalnız bir askeri lider olarak değil, ahlaki bir şahsiyet olarak yer aldı. Çölü iyi bilen direnişçiler, İtalyan kuvvetlerine karşı uzun süre gerilla savaşı yürüttü. İtalya’nın teknik üstünlüğü ve ağır askeri tedbirleri, direnişi hemen bastırmaya yetmedi.
Mussolini döneminde sömürge yönetimi daha da sertleşti. Zorunlu göçler, toplama kampları, kabilelerin yerinden edilmesi, hayvan varlıklarına el konulması ve direnişi besleyen sosyal ağların kırılması bu siyasetin parçalarıydı. Ömer Muhtar’ın 1931’de yakalanıp idam edilmesi, askeri bakımdan direnişin zayıflamasına yol açtı. Fakat onun ölümü, Libya toplumunda sömürgeciliğe karşı direnmenin en güçlü sembollerinden biri haline geldi. Kaddafi dönemi de bu hafızayı sahiplendi. 1969 devrimi, kendisini yalnız monarşiye karşı yapılmış bir darbe olarak değil, İtalyan emperyalizmine karşı verilen uzun mücadelenin devamı olarak da sundu.
II. Dünya Savaşı Libya’nın kaderini yeniden değiştirdi. Kuzey Afrika cephesinde Alman ve İtalyan kuvvetleri ile İngiliz ordusu arasında yaşanan savaşlar Libya topraklarını doğrudan çatışma alanına çevirdi. Savaş sonunda İtalya bölgedeki hakimiyetini kaybetti. Trablus ve Sirenayka İngiliz yönetimine, Fizan ise Fransız kontrolüne bırakıldı.
Kral Sidi Muhammed İdris el-Mehdi es-Senusi
(1858-1931)
Sömürge idaresinin çöküşüyle birlikte Libya’da güçlü bir devlet tesis edilemedi. Savaş sonrasında Libya meselesi Birleşmiş Milletler çerçevesinde ele alındı. 1951’de Libya bağımsızlığını ilan etti ve Senusi ailesinden Kral İdris ülkenin başına geçti. Yeni devlet anayasal monarşi olarak kuruldu. Fakat bağımsızlık, güçlü kurumlarla desteklenmiş bir başlangıç anlamına gelmiyordu. Sömürge yönetimi arkasında zayıf bir idari yapı, yetersiz altyapı, sınırlı eğitimli kadro ve bölgesel dengelerle örülü hassas bir ülke bırakmıştı.
Kral İdris döneminde Libya başlangıçta federal bir yapı taşıdı. Trablusgarp, Sirenayka ve Fizan arasındaki dengeyi korumak için bölgesel ağırlıklar dikkate alındı. Bu tercih, bir yandan ülkenin geçmişten gelen gerçekliğine uyuyordu, diğer yandan merkezi devletin zaafını açığa çıkarıyordu. Kral İdris’in Sirenayka ve Senusi çevreleriyle yakın bağı, batıdaki bazı kesimlerde yönetimin bölgesel bir ağırlık taşıdığı kanaatini güçlendirdi. Monarşi içeride kabile ve bölge dengelerine, dışarıda ise Batı desteğine yaslandı.
Bu yeni devletin en büyük sorunlarından biri mali kaynak yetersizliğiydi. İngiltere ve ABD ile yapılan anlaşmalar sonucunda yabancı askeri üslere izin verildi. Bu üsler monarşiye ekonomik katkı sağladı, fakat bağımsızlık fikrini de tartışmalı hale getirdi. Ülke hukuken bağımsızdı. Ama topraklarında yabancı asker bulunuyordu. Mali dengesi dış yardımlara dayanıyor, siyasi yönelimi Batılı devletlerce belirleniyordu. Kaddafi ve Hür Subaylar hareketinin daha sonra kullanacağı en güçlü argümanlardan biri bu çelişki olacaktı.
Monarşi bu hassas denge üzerinde ayakta durmaya çalışırken, 1959’da ortaya çıkan petrol gerçeği Libya’nın bütün hesaplarını değiştirdi. Petrolün keşfiyle devlet gelirleri arttı, kentleşme hızlandı, altyapı yatırımları genişledi. Fakir ve dış yardıma bağımlı bir ülke, kısa sürede petrol zengini bir monarşiye dönüşmeye başladı. Fakat zenginlik toplumun bütün kesimlerine eşit dağılmadı. Saray çevresi, dar bürokratik elit ve petrol ekonomisine yakın gruplar hızla güçlenirken, geniş halk tabakaları bu dönüşümün dışında kaldı. Petrol monarşiye yeni bir mali imkan sağladı, ama sosyal adaletsizliği de daha görünür hale getirdi.
Petrol, Libya’ya yalnız para getirmedi. Devletin anlamını da değiştirdi. 1960’ların sonunda Libya dışarıdan istikrarlı bir krallık gibi duruyordu. İçerde ise memnuniyetsizlik büyüyordu. Genç subaylar, şehirli eğitimli kesimler ve milliyetçi çevreler monarşiyi yetersiz, bağımlı ve tarihsel fırsatı heba eden bir rejim olarak görmeye başladı. Petrol zengini bir ülkenin hala yabancı üslerle, dış yardımlarla ve dar bir elitin çıkarlarıyla anılması, Arap milliyetçiliğinin yükseldiği bir dönemde ciddi bir rıza sorunu doğuruyordu.
Muammer Kaddafi ve Cemal Abdünnasır, 1969
Bu rıza sorununun büyümesinde Arap dünyasındaki genel siyasi iklimin de payı vardı. Mısır’daki 1952 Hür Subaylar hareketi bu fikirlere ve hareketlere öncü olmuştur . Cemal Abdülnasır’ın yükselişi, Arap dünyasında yalnız bir hükümet değişikliği olarak görülmedi. Süveyş Krizi’nde emperyalizme karşı sergilenen direniş, Arap birliği fikri ve devlet öncülüğünde kalkınma anlayışı, genç subay kuşaklarını etkiledi. Libya’daki genç askerler de bu fikri iklim içinde yetişti. Onlar için mesele Kral İdris’in devrilmesinden ibaret değildi. Asıl hedef, Libya’yı Batı üslerinin gölgesinden çıkarmak, petrol gelirlerini milli siyasetin aracı haline getirmek ve ülkeye Arap dünyasında onurlu bir yer kazandırmaktı.
Muammer Kaddafi bu ortamın içinden çıktı. Sirte yakınlarında, mütevazı bir bedevi ailenin oğluydu. Genç yaşta Arap milliyetçiliğinden etkilendi, askeri eğitim aldı ve ordu içinde yükseldi. Kaddafi, Libya’nın kaderinin çöl, kabile ve petrol arasında sıkışmış bir ülkeden ibaret olmadığını düşünüyordu. Ona göre Libya, kendi kaynaklarına dayanan, yabancı askeri varlığı reddeden, Arap dünyasıyla bütünleşen ve sosyal adaleti esas alan bir devlet haline gelebilirdi.
Libya’daki Hür Subaylar hareketi bu düşünceler etrafında şekillendi. Hareketin mensupları çoğunlukla orta sınıf kökenli, eğitimli, milliyetçi ve monarşiden rahatsız genç askerlerdi. Kral İdris yönetimini, Libya’nın tarihsel imkanlarını kullanamayan, petrol zenginliğini dar bir çevrenin elinde bırakan ve ülkeyi Batı’ya bağımlı kılan bir düzen olarak görüyorlardı. Böylece darbe planı yalnız askeri bir girişim değil, ideolojik bir kopuş anlamı kazandı.
1 Eylül 1969 sabahı genç subaylar harekete geçti. Devlet kurumları kontrol altına alındı, radyo istasyonları ele geçirildi ve monarşinin sona erdiği ilan edildi. Kral İdris o sırada yurtdışındaydı ve ülkeye dönemedi. Kanlı bir iç savaşa dönüşmeden başarıya ulaşan darbe, Libya Krallığı’nı sona erdirdi. Yerine Devrim Komuta Konseyi tarafından yönetilen yeni bir cumhuriyet kuruldu. Konsey içindeki en genç isimlerden biri olan Kaddafi, kısa zamanda hareketin başlıca siması haline geldi.
1969 devrimi neticesinde kurulan yeni rejim bağımsızlık, Arap birliği, petrol egemenliği ve sosyal adalet kavramlarını merkezine aldı. İngiliz ve Amerikan askeri üslerinin kapatılması bu çizginin en sembolik hamlesiydi. Bu karar, Libya içinde olduğu kadar Arap dünyasında da yankı buldu. Çünkü mesele yalnız birkaç askeri üssün kapatılması değildi. Libya, kendi toprağında yabancı askeri varlığı reddederek bağımsızlık iddiasını somut bir eyleme dönüştürüyordu.
Bağımsızlık iddiasının en somut karşılık bulduğu alanlardan biri petroldü. Kaddafi yönetimi yabancı petrol şirketleriyle yapılan anlaşmaları gözden geçirdi, devletin gelirler üzerindeki payını artırdı ve zamanla petrol sektöründe daha güçlü bir milli kontrol kurdu. Petrol artık yalnız ihraç edilen bir hammadde değildi. Ulusal egemenliğin maddi temeli haline geldi. Kaddafi’nin tarihsel anlamı büyük ölçüde burada yatar. Libya, Batı üslerinin ve petrol şirketlerinin gölgesinde duran bir krallıktan, kendi kaynağı üzerinde söz söylemeye çalışan bir devlete dönüştü.
Muammer Kaddafi ve Yeşil Kitap'ı, 2007
Bu dönüşüm, beraberinde ideolojik bir arayış getirdi. Kaddafi, Libya’nın ne Batı tipi kapitalist demokrasiye ne de Sovyet tarzı merkezi sosyalizme bağlı kalması gerektiğini savundu. Batı demokrasisinin halk iradesini parlamentolar ve partiler aracılığıyla daralttığını, Sovyet modelinin ise devlet bürokrasisini toplumun üzerine çıkardığını düşünüyordu. Bu iki modele karşı kendi çizgisini “Üçüncü Evrensel Teori” adıyla ortaya koydu.
Yeşil Kitap bu teorinin sistemleştirilmiş metni oldu. Siyaset, ekonomi ve toplum üzerine görüşlerini burada topladı. Temel iddia açıktı. Temsili demokrasi, halk egemenliğini gerçek anlamda yansıtmaz. Kaddafi’ye göre halk, kendi adına konuşan parlamentolar veya partiler aracılığıyla değil, doğrudan yönetime katılarak iktidar olabilirdi. Bu fikir, daha sonra Cemahiriyye sisteminin kurucu dayanağını oluşturdu.
Libya Arması (1977-2011)
Teoriden kuruma geçiş ise 1970’lerin ortalarında hızlandı. 1973’te Kaddafi “halk devrimi” çağrısıyla devlet yapısını daha köklü biçimde dönüştürmeye yöneldi. 1977’de ülkenin resmi adı “Büyük Sosyalist Libya Arap Cemahiriyesi” oldu. Cemahiriyye, “kitlelerin devleti” anlamına geliyordu. İsim değişikliği yalnız sembolik değildi. Libya, kendisini klasik cumhuriyet, monarşi ya da parti devleti dışında farklı bir yönetim modeli olarak sunuyordu.
Bu modelde halk kongreleri ve halk komiteleri temel kurumlar olarak tasarlandı. Yerel halk kongreleri karar alma sürecinin ilk adımı olacaktı. Buradan çıkan kararlar daha üst yapılara taşınacak, nihayetinde Genel Halk Kongresi’nde birleşecekti. Halk komiteleri ise eğitim, sağlık, ekonomi ve yerel yönetim gibi alanlarda günlük idareyi yürütecekti. Kağıt üzerinde sistem, aşağıdan yukarıya işleyen doğrudan demokrasi iddiası taşıyordu.
Fakat Libya’daki iktidar pratiği yalnız bu teorik anlatıyla açıklanamaz. Kaddafi resmi devlet başkanlığı makamından uzak durdu ve kendisini çoğu zaman “devrimin rehberi” olarak tanımladı. Buna rağmen fiili güç onun etrafında toplandı. Halk kongreleri ve komiteler, katılımı artırma iddiası taşısa da siyasi hayatın sınırlarını devrimci liderlik çiziyordu. Siyasi partiler yasaklandı, örgütlü muhalefete alan açılmadı, rejime yönelen eleştiriler çoğu zaman güvenlik meselesi sayıldı.
Cemahiriyye’nin temel açmazı burada belirginleşir. Teoride halkın doğrudan iktidarı savunuluyordu. Pratikte ise lider karizması, güvenlik mekanizması ve devrimci otorite politik hareket sahasını daraltıyordu. Kaddafi, halkı devlete ortak etmek istediğini söylüyordu. Fakat rejimin işleyişi, halkın devleti denetlemesinden çok liderliğin toplumu yönlendirdiği bir düzene dönüştü.
Kaddafi dönemi, ne yalnız bir baskı rejimi diye geçiştirilebilir ne de romantik bir devrim masalına indirilebilir. Libya’da mesele, bağımsızlık iddiasının hangi noktada devletleştiği, hangi noktada ise liderin gölgesinde kaldığıdır. Bu ayrım yapılmadan Cemahiriyye de Kaddafi de doğru anlaşılamaz.
1970'li yıllarda Trablus
Bu çelişkiye rağmen, rejimin toplum nezdinde karşılık bulmasını sağlayan güçlü bir sosyal tarafı vardı. 1970’lerde petrol gelirlerinin artması, yönetime geniş bir hareket alanı açtı. Eğitim, sağlık, konut ve altyapı yatırımları hızlandı. Okuryazarlık yükseldi, sağlık hizmetleri ülkenin dört bir yanına yayıldı, kırsal bölgelerde devletin varlığı daha görünür hale geldi. Libya, kişi başına gelir bakımından Afrika’nın öne çıkan ülkelerinden biri oldu. Petrol gelirlerinin sosyal projelere yönlendirilmesi, rejimin geniş halk kesimleri nezdindeki kabulünü güçlendirdi.
Konut politikaları, temel tüketim maddeleri üzerindeki fiyat kontrolleri, düşük maliyetli kamu hizmetleri ve eğitim yatırımları, rejimin sosyal politikalarını destekledi. Kaddafi yönetimi kendisini yalnız anti emperyalist bir iktidar olarak değil, aynı zamanda sosyal adaleti sağlamaya çalışan devrimci bir devlet olarak sundu. Monarşi döneminde petrol gelirleri dar bir zümrenin zenginleşmesiyle özdeşleşirken, yeni rejim bu kaynağı toplumun daha geniş kesimlerine ulaştırma iddiası taşıdı. Yine de bu politika başka bir bağımlılık üretti. Ekonomi çeşitlenemediği ölçüde devletin toplumla kurduğu bağ petrol gelirlerine bağlı kaldı.
Rejimin kalkınmacı iddiası yalnız eğitim, sağlık ve konut politikalarıyla sınırlı kalmadı. Kaddafi yönetimi, coğrafyanın bizzat kendisine müdahale eden büyük projelerle de anılmak istedi. Büyük İnsan Yapımı Nehir projesi, bu anlayışın en iddialı örneklerinden biriydi. Yeraltı su kaynaklarını kıyı bölgelerine taşımayı amaçlayan bu proje, rejim tarafından çölü dönüştürme ve ülkenin kaderini değiştirme girişimi olarak sunuldu. Teknik bir altyapı faaliyeti olmanın ötesinde, Kaddafi’nin idari tahayyülünü de yansıtıyordu. Çöle meydan okuyan, suyu insanların ayağına götüren, tarımı ve yerleşimi desteklemeyi hedefleyen büyük bir kalkınma sembolüydü. Maliyeti, sürdürülebilirliği ve çevresel sonuçları tartışmalı olsa da devletin maddi kapasitesini göstermektedir.
Benzer biçimde sosyal dönüşüm iddiası kadınların eğitimi ve kamusal hayattaki görünürlüğü üzerinden de kendisini gösterdi. Kadınların eğitimi, iş gücüne katılımı ve devlet kurumlarında yer alması konusunda bazı reformist adımlar atıldı. Geleneksel kabile toplumunun sınırları içinde bu adımlar her yerde aynı ölçüde uygulanmadı. Buna rağmen eğitim alanının genişlemesi, kadınların meslek hayatında daha görünür olmasını sağladı. Fakat sosyal modernleşme siyasi çoğulculukla birleşmedi. Rejim, eğitim ve gündelik hayatta değişimi teşvik ederken muhalefeti denetim altında tuttu.
İçerideki bu dönüşümün en hassas taraflarından biri kabilelerle kurulan ilişkide ortaya çıktı. Kabile dengeleri, Kaddafi döneminde hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmadı. Resmi söylem, kabileciliği aşan devrimci bir halk devleti kurulduğunu iddia ediyordu. Günlük iktidar pratiğinde ise kabile bağları önemini korudu. Rejim bazı kabileleri devlete yaklaştırdı, bazılarını dengeledi, bazılarını güvenlik riski olarak gördü. Kaddafi’nin kendi kabilesi ve Sirte çevresi zamanla güvenlik ve sadakat ağlarında daha görünür hale geldi. Böylece kabile yapıları tasfiye edilmedi, devlet mekanizmasının içinde yeniden konumlandı.
Lahor/Pakistan'daki İKÖ Zirvesi; (soldan sağa) Zülfikar Ali Butto, Muammer Kaddafi ve Kral Faysal, Şubat 1974
İçerde devlet, toplum ve kabileler arasında bu denge kurulmaya çalışılırken, dışarıda Libya kendisini bölgesel bir dava devleti olarak konumlandırdı. Dış politikada ilk yılların ana yönü Arap birliğiydi. Kaddafi kendisini Nasır çizgisinin devamı olarak görüyordu. Mısır, Suriye, Sudan ve Tunus gibi ülkelerle çeşitli birlik projeleri gündeme geldi. Çoğu kalıcı sonuç doğurmadı. Liderlik rekabetleri, devlet çıkarları ve ideolojik farklılıklar bu girişimleri zayıflattı. Nasır’ın ölümünden sonra Mısır’ın Enver Sedat yönetiminde İsrail ile barış sürecine yönelmesi, Kaddafi açısından büyük bir kırılmaydı. Sedat’ın çizgisi, onun gözünde Arap davasından geri çekilme anlamına geliyordu.
Yaser Arafat ve Muammer Kaddafi; Trablus - 1977
Filistin meselesi Kaddafi dış politikasında merkezi yer tuttu. İsrail’e karşı sert tavır aldı, Filistinli hareketlere destek verdi ve Arap dünyasının Filistin konusundaki geri çekilişini ağır biçimde eleştirdi. Bu destek anti emperyalist ve anti siyonist bir söylemle birlikte yürüdü. Fakat Libya’nın dış politikası yalnız meşru ulusal kurtuluş hareketleriyle sınırlı kalmadı. Batılı devletler, Kaddafi yönetimini birçok radikal örgüte destek vermekle suçladı.
Arap dünyasında aradığı birliği bulamayan Kaddafi, zamanla Afrika’ya daha fazla yöneldi. Afrika siyaseti Libya dış politikasında giderek daha belirgin bir yer edindi. Kaddafi, Libya’yı yalnız bir Arap ülkesi değil, Afrika’nın kuzey kapısı olarak görmeye başladı. Birçok Afrika ülkesine ekonomik destek sağlandı, Afrika Birliği fikri savunuldu, kıta siyasetinde daha görünür bir rol üstlenildi. 1990’lardan itibaren Arap dünyasından Afrika’ya doğru kayış, Kaddafi dış politikasının belirgin eğilimlerinden biri haline geldi.
Fakat bölgesel siyaset her zaman yumuşak güçle yürütülmedi. Çad meselesi bunun en açık örneğidir. Libya, Çad’ın kuzeyindeki Aouzou Şeridi üzerinde hak iddia etti ve Çad iç savaşına müdahil oldu. 1970’ler ve 1980’ler boyunca süren bu müdahale, Libya’yı uzun ve yıpratıcı bir çatışmanın içine çekti. 1987’de Çad kuvvetleri karşısında alınan yenilgi, Kaddafi’nin askeri maceracılığının sınırlarını gösterdi. Libya bölgesel güç olmak istiyordu, fakat bu iddia her zaman başarı getirmedi.
Bölgesel iddialar ve sert dış politika, Libya’yı özellikle ABD ile karşı karşıya getirdi. 1980’lerde iki ülke arasındaki gerilim keskinleşti. Kaddafi’nin anti emperyalist söylemi, İsrail karşıtlığı, radikal hareketlere verdiği iddia edilen destek ve Akdeniz’deki meydan okuyucu tavrı Washington tarafından tehdit olarak görüldü. Sirte Körfezi çevresindeki askeri gerginlikler iki ülkeyi açık çatışmaya yaklaştırdı. 1986’da Batı Berlin’de Amerikan askerlerinin gittiği La Belle adlı diskotekte meydana gelen bombalama saldırısından Libya sorumlu tutuldu. Ardından ABD, Trablus ve Bingazi’deki hedeflere hava saldırısı düzenledi.
1986 bombardımanı, Libya tarihinde önemli bir kırılmadır. Amerikan saldırısı Kaddafi yönetimini devirmedi, fakat Libya’nın uluslararası sistemdeki konumunu daha da sertleştirdi. Kaddafi saldırıyı emperyalist saldırganlığın kanıtı olarak sundu. Libya toplumunun önemli bir kesimi için de bu olay, ülkenin dış müdahaleye maruz kaldığı düşüncesini güçlendirdi. Rejimi zayıflatması beklenen saldırı, belirli ölçüde içeride kenetlenme etkisi yarattı. Buna karşılık Batı ile ilişkiler daha tehlikeli bir hatta girdi.
Bu hattın en ağır sonucu Lockerbie kriziyle ortaya çıktı. 1988’de Pan Am 103 sefer sayılı uçak İskoçya’nın Lockerbie kasabası üzerinde patladı ve 270 kişi hayatını kaybetti. Batılı devletler saldırıdan Libyalı görevlileri sorumlu tuttu. Libya başlangıçta suçlamaları reddetti ve zanlıları teslim etmedi. Kriz, 1990’lar boyunca ülkeyi Birleşmiş Milletler yaptırımları altında bıraktı. Hava ulaşımı, finansal ilişkiler ve diplomatik temaslar daraldı. Petrol gelirlerine rağmen ülkenin dış bağlantıları ciddi biçimde zorlandı.
Lockerbie meselesi, Kaddafi dış politikasının en tartışmalı başlıklarından biri olarak kaldı. 2000’li yılların başında Libya bu krizi çözmek için adımlar attı. Zanlıların yargılanması, tazminat süreci ve Libya’nın sorumluluğu kabul eden açıklamaları, ülkenin uluslararası sisteme dönüşünü kolaylaştırdı. Böylece 1970’ler ve 1980’lerde meydan okuyan, sert ve devrim ihracına yakın duran Libya, 1990’ların sonundan itibaren daha pragmatik bir çizgiye yöneldi.
Bu pragmatik dönüşümün sembolik tarihi 2003’tür. Libya, kitle imha silahları programlarından vazgeçtiğini açıkladı ve Batı ile ilişkilerini normalleştirmeye başladı. ABD ve Avrupa ülkeleriyle temaslar arttı, petrol şirketleri yeniden Libya pazarına ilgi gösterdi. Tony Blair’in Kaddafi ile görüşmesi, bir zamanlar dışlanan Libya liderinin yeniden uluslararası diplomasi sahnesine kabul edildiğini gösteren dikkat çekici bir görüntüydü. Bu yakınlaşma, Kaddafi’nin anti emperyalist söyleminin tamamen bittiği anlamına gelmiyordu. Fakat Libya artık açık çatışma yerine pazarlık, petrol diplomasisi ve kontrollü uyum stratejisi izliyordu.
Dışarıda normalleşme arayışı sürerken, içeride de sınırlı reform tartışmaları başladı. Bu dönemde Seyfülislam Kaddafi reform tartışmalarının merkezine yerleşti. Batı ile daha uyumlu, ekonomik açılıma daha yatkın ve sınırlı siyasi reformlardan söz eden bir figür olarak öne çıktı. Libya’da özelleştirme, dış yatırım ve kurumların modernleştirilmesi gibi başlıklar konuşulmaya başlandı. Ancak bu açılım rejimin özünü değiştirmedi. Güvenlik mekanizması devam etti, muhalefet üzerindeki baskı sürdü, gerçek anlamda çoğulcu bir siyasi hayat kurulmadı. Reform söylemi çoğu zaman rejimi dönüştürmekten çok onu uluslararası alanda daha kabul edilebilir hale getirdi.
Bu nedenle Kaddafi yönetiminin son dönemi dışarıdan güçlü, içeriden ise yorgun bir yapı görüntüsü veriyordu. Petrol gelirleri yüksekti, Batı ile ilişkiler onarılmıştı, Afrika siyasetinde görünürlük artmıştı. Fakat içerde biriken sorunlar derindi. Siyasi temsil yoktu, genç nüfusun beklentileri artmıştı, yolsuzluk ve kayırmacılık eleştirileri yayılmıştı. Kabile ve bölge dengeleri hassastı. Kurumlar, lidere bağlılık ve güvenlik mekanizması içinde zayıflamıştı. Kaddafi sistemi ayakta tutuyor, fakat aynı zamanda sistemin kurumsallaşmasını engelliyordu.
(Soldan sağa) Zeynel Abidin Bin Ali, Ali Abdullah Salih, Muammer Kaddafi ve Hüsnü Mübarek; Ekim 2010
2010 yılının sonunda Tunus ve Mısır’da başlayan ve Arap Baharı denilen halk hareketleri Libya’ya da sıçradı. 2011’in şubat ayında özellikle Bingazi’de protestolar başladı. Doğu Libya’nın muhalefet potansiyeli ve Sirenayka’nın merkezden duyduğu rahatsızlık bu süreçte etkili oldu. Rejimin sert müdahalesi, olayları hızla silahlı çatışmaya çevirdi. Kısa süre içinde ülke iç savaşa sürüklendi. Doğu bölgelerinde muhalifler örgütlenirken, rejim Trablus ve batıdaki bazı merkezlerde gücünü korumaya çalıştı.
Libya’daki kriz kısa zamanda uluslararası bir mesele haline geldi. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi önce yaptırım kararları aldı. 17 Mart 2011’de kabul edilen 1973 sayılı karar ise sivilleri koruma gerekçesiyle uçuşa yasak bölge kurulmasını ve gerekli tedbirlerin alınmasını mümkün kıldı. NATO kısa süre içinde operasyonun merkezine yerleşti. Resmi söylem sivillerin korunmasıydı. Fiili sonuç ise Kaddafi rejiminin askeri kapasitesinin kırılması ve muhaliflerin ilerleyişinin kolaylaşması oldu.
Ağustos 2011’de Trablus muhaliflerin eline geçti. Kaddafi Sirte’ye çekildi ve 20 Ekim 2011’de yakalanarak öldürüldü. Kaddafi'nin ölümüyle 1969’dan beri Libya’yı ayakta tutan kişiselleşmiş devlet yapısı da çöktü. Fakat bu çöküş Libya’ya düzen getirmedi. Ülke milisler, bölgesel güç odakları, kabile dengeleri, dış müdahaleler ve parçalanmış kurumlar arasında uzun süreli bir istikrarsızlığa sürüklendi.
Bütün bu tecrübe, Kaddafi idaresine tek taraflı bakmayı imkansız kılar. Kaddafi, Libya’yı Batı üslerinin gölgesinde yaşayan zayıf bir monarşiden çıkarıp petrol gelirleri üzerinde daha fazla kontrol kuran, eğitim ve sağlık alanlarında ciddi yatırımlar yapan, Arap ve Afrika siyasetinde iddia sahibi olan bir devlete dönüştürdü. Ülkeye özgüven kazandırdı, sömürgeciliğe, İtalyan emperyalizmine, Amerikan baskısına ve Batı merkezli düzene karşı sert bir dil geliştirdi.
Fakat aynı lider, halkın doğrudan iktidarı iddiasıyla kurduğu sistemi gerçek siyasi çoğulculuğa açmadı. Muhalefeti meşru bir siyasi unsur olarak tanımadı. Kurumları liderliğin gölgesinde bıraktı. Devrimci otoriteyi sürekli kılarak olağan denetim kanallarını zayıflattı. Kabile dengelerini aşmak yerine onları kendi iktidar aygıtının içine yerleştirdi. Bu yüzden Libya devleti güçlü görünürken kurumsal bakımdan zaaflı kaldı.
Asıl çelişki de buradadır. Kaddafi, bağımsızlık fikrini Libya siyasetinin merkezine koydu. Fakat bu fikri, lidere bağlı olmadan işleyen kalıcı kurumlarla tamamlayamadı. Ülkeyi Batı güdümlü monarşinin gölgesinden çıkardı, ama devleti kendi gölgesinden çıkaramadı. Bu yüzden Kaddafi dönemi, ne basit bir diktatörlük hikayesine indirgenebilir ne de kusursuz bir anti emperyalist başarı anlatısı olarak görülebilir. Gerçek, bu iki uç arasında Libya’nın tarihsel şartlarında aranmalıdır.
2011 sonrasında Libya’nın içine düştüğü parçalanma, Kaddafi dönemine dair tartışmaları daha karmaşık hale getirdi. Kaddafi rejiminin baskıcı karakteri gerçekti. Müdahale sonrası doğan devlet boşluğu da aynı ölçüde gerçekti. NATO Kaddafi’yi devirdi, fakat Libya’ya istikrar getirmedi. Bu tablo, emperyalist müdahalelerin bir ülkenin iç krizlerini çözmekten çok daha derin bir yıkıma sürükleyebileceğini açık biçimde gösterdi.
Kaddafi idaresinde Libya, çölün sertliği, kabile düzeninin direnci, petrol zenginliğinin cazibesi, sömürge hafızasının öfkesi ve devrimci devlet kurma iddiası arasında şekillenmiş bir tecrübedir. Bu tecrübe hem başarıları hem hatalarıyla ele alınmalıdır. Kaddafi’nin Libya’sı bağımsızlık fikrini devletin merkezine koydu, fakat bu fikri kurumsal ve çoğulcu bir siyasi düzene dönüştüremedi. Buna rağmen onun iktidarı, Batı güdümlü monarşiden çıkan bir ülkenin kendi kaderini belirleme arayışının en sert, en tartışmalı ve en etkili örneklerinden biri olarak tarihteki yerini korumaktadır.
Kaynakça;
Ahmida, Ali Abdullatif. The Making of Modern Libya: State Formation, Colonization, and Resistance, 1830–1932. Albany: State University of New York Press, 1994.
Blanchard, Christopher M. Libya: Unrest and U.S. Policy. CRS Report RL33142. Washington, DC: Congressional Research Service, March 9, 2011.
Blanchard, Christopher M., and Jim Zanotti. Libya: Background and U.S. Relations. CRS Report RL33142. Washington, DC: Congressional Research Service, February 25, 2011.
Library of Congress, Federal Research Division. Country Profile: Libya. Washington, DC: Library of Congress, April 2005.
Metz, Helen Chapin, ed. Libya: A Country Study. 4th ed. Washington, DC: Federal Research Division, Library of Congress, 1989.
Raza, Saima. “Italian Colonisation & Libyan Resistance: The Al-Sanusi of Cyrenaica, 1911–1922.” Ogirisi: A New Journal of African Studies 9, 2012.
Vandewalle, Dirk. A History of Modern Libya. 2nd ed. Cambridge: Cambridge University Press, 2012.
Winer, Jonathan M. Origins of the Libyan Conflict and Options for Its Resolution. MEI Policy Paper 2019-12. Washington, DC: Middle East Institute, May 2019.