Kıbrıs'ı İhmal Etmenin Bedeli
Kıbrıs'ı İhmal Etmenin Bedeli
Yazan: Mehmet Efe Arsun 31.12.2025
Türk dış politikasında güncel olarak ağırlık iki meseleye kaymış durumda; Haymana’da Libya askeri heyetini taşıyan uçağın düşmesi sonucu Libya Genelkurmay Başkanı ile beraberindeki 6 kişilik heyetin hayatını kaybetmesi ve GKRY-Yunanistan-İsrail üçlüsü tarafından imzalanan ortak askeri ve ticari anlaşma. Art arda yaşanan iki gelişmenin çıktığı ortak bir yol var, Doğu Akdeniz meselesindeki hakimiyet mücadelesi.
Bu yazıda genel olarak Doğu Akdeniz meselesindeki en kilit taş olan Kıbrıs meselesini açmaya çalışacağız. Kıbrıs’ın anahtar rolünü açmak adına coğrafi konumunu aktararak başlayabiliriz. Doğu Akdeniz’in kalbinde bulunması onu Levant ülkelerini yaklaşık 200 km’lik bir çembere almakta ve İsrail’in diplomatik yalnızlığını sonlandırmak adına yaptığı ilk girişimlerden birisinin GKRY ile olmasının başat sebeplerinden birisi adanın konumudur. İsrail, GKRY ve Yunanistan ile yaptığı üçlü zirvede Kıbrıs adasına ortak askeri birlik ve adadan geçecek bir doğalgaz nakliye hattı kurmaya karar vermişlerdir. Zirvedeki ülkelerin Türkiye’nin ortak rakipleri olması hususunda alınan adımların ve israil başbakanı netenyahu’nun “üzerimizde imparatorluk hayali kuran devletler” söylemi üzerinden üçlünün Türkiye’ye karşı olduğunu tahmin etmek zor değildir.
Güney Kıbrıs, İsrail ve Yunanistan liderleri, 22 Aralık 2025. Kudüs
Türkiye Genelkurmay Başkanı Selçuk Bayraktaroğlu ve Libyalı mevkidaşı Muhammed Ali Ahmed el-Haddad. 23 Aralık 2025, Ankara
Zirve ile yapılan eş zamanlı Türkiye-Libya askeri heyetlerin Ankara’da gerçekleştirdikleri buluşmanın amacı Türkiye’nin Libya’da görev yapan askerlerinin görev süresini iki sene uzatma hedefi taşısa da ana hedef iki ülke arasındaki ilişkileri geliştirmekti. Libya, Türkiye için ”Mavi Vatan” davasında MEB’lerin sınırdaş olmasından dolayı en önemli ülkelerden birisi ve bu MEB sınırlarının uluslararası anlamda tescilli olması. Libya’nın kısacası önemi Doğu Akdeniz’deki sınırlarımızı meşrulaştıran ülke ve ikili ilişkilerin gelişimi Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de lehine bir adım olacaktı. Libya’nın jeopolitik önemi ve yakın zamandaki Türkiye-Libya ilişkilerindeki olumlu seyir denkleme dahil edildiğinde “uçak kazasının” önemi daha farklı anlaşılabilir.
Doğu Akdeniz meselesi Kıbrıs ve Ortadoğu jeopolitiğinde her zaman önemli bir yer tutmuş ve 21.Yüzyılın başından itibaren bölgede ortaya çıkan hidrokarbon rezervleri ile beraber önemini gittikçe arttırmaya başlamıştır. Bölgede temel olarak rekabet eden iki tez var, Türkiye Cumhuriyeti’nin savunduğu ve UNESCO tarafından uluslararası arenada tescillenmiş “Mavi Vatan” tezinin karşısında Yunanistan’ın Lozan ve 1982 tarihli UNCLOS (Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi) kararlarını çizdiği sınırlarla jeopolitik açıdan ihlal eden Sevilla tezi. Doğu Akdeniz’ deki temel mücadele ise devletlerin savundukları tezler üzerinden bölgedeki hakimiyetlerini uluslararası arenada tescil ettirme gayesidir. Türkiye-Libya ve İsrail-GKRY-Yunanistan ilişkilerinin seyrinin kolerasyon içinde artması da bu hakimiyet mücadelesinin bir parçası olarak kabul edilebilir.
Doğu Akdeniz meselesini anlamadan önce bölgenin anahtarı sayılabilecek bir faktörün asla ihmal edilmemesi gerekmektedir. Bölgenin tam ortasında bulunan Kıbrıs, coğrafyanın da kaderini tayin etmekte ve 1960’lı yıllardan bu yana süregelen bölgedeki açmaz günümüz Doğu Akdeniz sorununa şekil vermektedir. Türkiye, imzacısı olduğu Londra ve Cenevre sözleşmeleri sonucunda Yunanistan ve Birleşik Krallık ile beraber ada üzerinde “Garantör Ülke” rolüne sahip olmuştur. Garantör Ülke statüsüne rağmen adadaki Türk halkı ve Türk varlığı uluslararası alanda hep ikinci plana atılmış; adadaki Türk varlığının yaşadığı Rum EOKA terörü ve “Kanlı Noel” girişiminin ardından Türkiye, adada yaşayan Türk halkını koruma amaçlı 1974 yılında “Kıbrıs Barış Harekatı” ile adaya harekat düzenlemiştir. Türk halkının yaşadığı onca trajedi ve Türkiye’nin adada gasp edilen haklarına rağmen Türkiye, Kıbrıs'ta “işgalci güç” olarak tanımlanmıştır. Yunanistan’ın başını çektiği koalisyon sonucu oluşan bu algı Türkiye’ye ambargolar, uluslararası yaptırımlar ve başta AB ilişkileri olmak üzere çeşitli “kangren”’ler olarak geri dönmüştür.
Yunanistan, tarihsel olarak arkasına aldığı Batı desteği ve AB üyeliğinin vermiş olduğu politik güç ile Kıbrıs konusunda uluslararası alanda baskı kurmuştur. Yunanistan ve GKRY, oluşturdukları lobilerle haklılığını her ne kadar diğer ülkelere ispat edilmişse de adada EOKA terörü yüzünden katledilen Türk halkına ve onların geride bıraktıkları ailelerine ve Kıbrıs barış harekatında işkencelerle yüzleşen ve şehit düşen başta Cengiz Topel olmak üzere Türk Askerlerine ispat edemeyecektir Türkiye Cumhuriyeti, Rum tezlerinin aksine adada yaşayan her insanı eşit seviyede görmekte ve adadaki Rum varlığını kabul ederek davasını sürdürmektedir. Kısacası Bülent Ecevit’in deyimiyle Türkiye adada savaş için değil, barış için bulunmaktadır. Türkiye, insanlarının en temel hakkı olan “yaşama” hakkı için adadadır.
Kanlı Noel Katliamı, 21 Aralık 1963, Kıbrıs
Kıbrıs Adasına 71 kilometrelik yakınlığına en yakın ülke olan, yakın tarihte yaşananan onlarca insanlık trajedisine ve uluslararası alanda tescillenmiş haklarına rağmen Türkiye’nin sesi, ülkemize karşı kurulan uluslararası baskı sonucu, diplomatik bakımdan cılız çıkmıştır. Türkiye; Mavi Vatan, Libya-Türkiye Deniz sınırı anlaşmaları ve müttefiklerini KKTC ile yakınlaştırma çabalarında bulunmasına rağmen bu adımların bizlere somut geri dönüşü ölçekçe azdır. Basit bir yorum ile Türkiye,bundan sonra önemi artacak olan Doğu Akdeniz meselesindeki adımların ölçekçe getirisini arttırmak istiyorsa Kıbrıs’ın üzerine titremelidir.
KKTC, Türkiye’ye göre atıl durumda kalmış ve halk arasında bilindiği üzere statü olarak “yavru vatan” etiketine sıkışmıştır. KKTC, “Yavru” olarak değerlendirildikçe ve kendi kaderine bırakıldıkça hem adanın tanınırlık sorunu büyüyecek hemde Türkiye’nin yokluğundan doğacak boşluk haksızca Rum güçlerince doldurulabilecektir. KKTC eğer tanınmak istiyorsa Türkiye Cumhuriyeti adada sadece askeri varlığıyla değil; altyapı,sosyokültürel ve ekonomik anlamlarla da olmalıdır. KKTC’de yaşayan halkın Türkiye’ye karşı bakış açısının görece olumsuz olarak yorumlanabilecek olması adadaki devlet yapısının “yavru” olarak görülmesinden dolayı yarattığı sosyopolitik sebeplerle açıklanabilir. Ada halkının görüşünü “Game Theory” zemininde yorumlayacak olursak Türkiye’nin ada üzerindeki sosyolojik eksikliği halkı alternatif olarak görebilecekleri Rum tezlerine yakınlaştırmaktadır.
Türkiye, başta müttefikleri olmak üzere diğer ülkelerle KKTC’nin temas kurmasında aracı olmalı ve KKTC ile ilişki kuracak devletler ile realist ortak çıkarların oluşumuna zemin hazırlamalıdır. Kısacası Türkiye, KKTC davasının insani yönünü açıklarken Hidrokarbon yatakları, adadaki yatırım ve ekonomik fırsatlar, adanın stratejik konunmu gibi meseleleri lehine kullanarak devletler arasındaki ilişkileri epistemolojik olarak anlamlandırılabilir.
Bugünlerde yapılan İsrail-GKRY-Yunanistan görüşmeleri ve GKRY’nin Lübnan ile deniz ortaklık anlaşması imzalaması Türkiye’nin izlemesi gereken ve her adımının ülkemizi doğrudan ilgilendiren bir mesele olduğu için kaytısız kalamayacağımız gelişmelerdir. Doğu Akdeniz’deki haklarımızı savunmak istiyorsak tarihten aldığımız haklılığımızı yüksek bir sesle uluslararası anlamda dile getirmeliyiz. Türkiye ve KKTC, 2026 yılında AB dönem başkanı olacak ve diplomatik alanda aktifliğini arttırmaya başlamış GKRY’ye karşı kendi tezini bugünden daha yüksek bir sesle savunmalıdır. Doğu Akdeniz’e kıyısı olan ülkeler ile temaslar arttırılmalı ve en önemlisi inşaacılık teorisi bağlamında tezler üzerine kurulan teorilerde olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti konstrüktivist yaklaşımda teorisini tarihsel hakları, UNESCO kararları ve adadaki çıkarları üzerine kurgulamalıdır.
Doğu Akdeniz'deki son gelişmelerden Kıbrıs’a odak alan yazıyı özetlersek Kıbrıs meselesi Türk siyasetinde dönem dönem yapılan hatalı değerlendirmeler gibi “külfet” olarak değerlendirilirse Doğu Akdeniz’de anahtarı kaybeder ve anahtarı kaptıracağımız devletler Türkiye’nin aleyhine olan tezleri uluslararası arenaya haksızca kabul ettirme imkanını yakalar. Günler önce Kanlı Noel trajedisinin 62. yıldönümüydü ancak Rumların adadaki Türk varlığına vermeye çalıştıkları zarar 1974’ten bu yana terör yolu ile olmasa da günümüzde bu zarar soykırımcı İsrail ve Yunanistan’ın politikalarıyla beraber diplomatik sahada ilerlemektedir. Ancak verilmeye çalışan diplomatik hasar ve ardından oluşturduğu kangren Türkiye’nin Mavi Vatanına işgal girişimi oluşturmakta ve Türk Milletinin tescilli haklarına ket vurmaktadır. Eğer gündem Doğu Akdeniz ise Kıbrıs’a her günden daha fazla önem gösterilmeli ve “yavrusunu korumalıdır”.