Sanayi Devrimi’nin bacalı ve dumanlı kentlerinde, 19. Yüzyıl kapitalizmi emeği yani insanı üretimin merkezinden almıştır. Fabrikaların bacalarından kirli dumanla birlikte yükselen zenginlik, emekçilerin emeğinden ve alın terinden doğuyordu. Fakat bu zenginliğin çok büyük kısmı patronların cebine giderken sadece çok azı emekçilerin eline geçiyordu. Bu durum
fabrikalardan çıkan tek kirli şeyin duman olmadığını gösteriyordu. Marx bu çelişkili durumu sorguladı ve “Değer nereden gelir ve kimin hakkıdır?” sorusunu sordu.
Marx, emeğin her ekonomik sistemin merkezinde olduğunu savunur. Bir sandalye üretebilirsin,
bir gömlek dikebilirsin ya da bir hamuru fırında pişirip ekmek yapabilirsin bunlar doğası gereği farklı şeylerdir ama hepsini ortak kümesi insan emeğidir. Marx Kapital eserinin ilk cildinde, “Bir metanın değeri, onu üretmek için toplumsal olarak gerekli emek zamanı ile ölçülür” der. Açıklamak gerekirse bir ürünün değeri, o ürünü ortaya çıkarmak için tek bir insanın harcadığı süreye bakmak yerine toplumda ortalama imkanlarda o ürünü ortaya çıkarmak için gerekli olan süre ile ilişkilidir.
Marx bu tanım ile, değerin tesadüfen ya da kendiliğinden oluşmadığını açıklar. Örneğin aynı gömleği birisi 7 saatte, bir başkası 3 saatte dikebilir ama eğer toplumda bir gömleğin dikilme süresi ortalama 5 saat ise gömleğin değeri toplumsal emek zamanına göre yani 5 saat baz alınarak hesaplanır.
Marx bu hususta “somut emek ve soyut emek dediği” çok önemli bir ayrım ortaya koyar. Somut emek, bir işin niteliğini ele alır ve açıklar. Örneğin bir marangoz, bir terzi ya da bir fırıncının yaptığı işler somut emektir. Somut emek, metanın yani ürünün kullanım değerini, işlevselliğini ortaya çıkarır. Soyut emek ise bu saydığımız tüm emek türlerinden soyutlaşmış insan emeğidir, metanın değerini oluşturur. Kapitalist sistemlerde değerin ölçüsü soyut emektir. Bunun sonucunda insanlar emeklerini denk hale getirir ve ürünler piyasada değiştirilebilir bir hal alır. Kapitalist toplumda insanlar farklı işler yapsalar da emekleri piyasada ortak bir değere indirgenir. Bu sayede, birbirinden tamamen farklı ürünler piyasada karşılaştırılabilir ve değiştirilebilir hale gelir.
Marx, Smith ve Ricardo gibi klasik ekonomistlerden “emek değerin kaynağıdır” fikrini alır ve onların göremediği şeyi açıklar. Kapitalist sistemde emekçi, emeğini değil, emek gücünü yani çalışabilme yeteneğini satar. İşverenler bu gücü satın alırlar, fakat emekçi, ihtiyaçlarını karşılamaya yetecek olandan daha fazla değer üretir. Emekçinin ürettiği fazla değere Marx “artı
değer” ismini verir. Kapitalist sistemde patron bu artı değeri kar olarak gasp eder. İzah etmek gerekirse, emekçi bir gün içinde sekiz saat çalışıyorsa, belki ilk saatlerde kendi ücretini karşılayacak değeri üretmiş olur böylece geri kalan saatlerde patronu daha da zengin
etmek için ücretsiz çalışmış olur. Marx’a göre kar, faiz ve rant gibi tanımların hepsi artı değerden ortaya çıkmıştır. Anlaşılacağı üzere Kapitalist sistemlerde zenginlik, emekçinin ücretsiz çalıştığı saatlerdeki kazanç ile ortaya çıkar.
Marx'ın teorisi sadece ekonomik bir tespit değildir aynı zamanda ahlaki bir eleştiridir. Kapitalist sistemlerin hâkim olduğu toplumlarda insan ilişkileri, ürünler arası ilişkiye dönüşür. Bir sandalye, bir gömlek ya da bir telefon insanların ihtiyaçlarını karşılayan birer meta olmaktan çıkar. Metaların içindeki insan emeği görünmez hale getirilir. Sanki bu ürünler efsunluymuş gibi değerikendiliğinden oluşmuş gibi algılanır. Böylece insanlar, kendi emeklerinin ürünleri tarafından yönetilir hale gelir.
Marx’ın emek değer teorisi, aradan bir asırdan fazla geçmesine rağmen sorduğu temel soru hala
geçerlidir. “Üretilen değerin gerçek sahibi kimdir?” Marx bu soruya çok net bir yanıt verir “Değeri yaratan, insan emeğidir.”